SPİRİTÜELLİĞE İSYAN EDENLER İÇİN: BİZİ GERÇEKTEN NE TÜKETİYOR?
Farkındalık

Spiritüelliğe isyan edenler için: Bizi gerçekten ne tüketiyor?

Önüne çıkan, sana mutluluğu getireceği söylenen her yöntemi denedin. Yoga, nefes, meditasyon, manifesting, spiritüellik, sabah sayfaları ve daha fazlasını. Günün sonunda hala arayıştasın. Hala aradığın huzuru ve mutluluğu yakalayamadın. Hala hayatından, eşinden, işinden, ilişkilerinden memnun değilsin. Ve sonunda sen de isyan edenler kulübüne katıldın: “Bunların hepsi saçmalık, hiçbir işe yaramıyor, hepsi toksik spiritüellikten daha fazlası değil.” Haklısın. Sosyal medya kullanımının arttığı, bilginin manası anlaşılmadan hunharca paylaşıldığı, bir şeyleri sürekli eksik yaptığın, en iyi versiyonun olmadığın sürekli vurgulanan bir çağdasın. Ama biliyor musun, bu yeni değil. Bilginin içinin boşaltılması ve insanlara yayılması ve insanların sürekli yeni bir bilgiyle karşılaşıp yaptıklarını sorgulaması, kendini sürekli yetersiz ve nihayetinde değersiz hissetmesi, başka başka yollardan uzun süredir uygulanan sinsi bir plan. Hepimiz hayatımızın belirli dönemlerinde bu oyuna düştük ve zaman zaman düşmeye de devam ediyoruz. “Yeteri kadar eğitimin yok, yeteri kadar iyi beslenmiyorsun, yeteri kadar okumuyorsun, yeteri kadar sağlıklı değilsin, yeteri kadar güzel değilsin, yeteri kadar entelektüel ve şimdi de yeteri kadar spiritüel değilsin…”

Kendi içimizde olan biteni anlamadan üzerimize yapıştırılmış bu “yetersizlik ve değersizlik” hissini öyle güzel içselleştirdik ki -hadi dürüst olalım, bizde bir karşılığı vardı- yaranın kendisiyle, nedeniyle, iyileşmesiyle ilgilenmeden üzerine yara bandı yapıştırmanın kısa yollarına başvurduk. Çünkü yarayla ilgilenmek acıtır ve rahatsızdır. Bütün bu acı ve sızının karşılığında ise bize bir cennet vaat edilmişti: “Şimdi bu afili, gösterişli ve herkesin istediği yara bandını kullanırsan artık yaran olduğunu kimse görmeyecek, sen bile unutacaksın ve sonunda normal olabileceksin, herkes gibi.” Harika! Hemen alayım ve deneyeyim, bir an önce hissetmek ve olmak istediğim gibi bir versiyonuma sahip olayım. İşte faka bastığımız yer. Sonuç odaklılık. Sorumluluk almayışımız. Olan ve olmuş her şey için sürekli bahaneler, şikayetler üretmemiz. Ama haklıyız. Çünkü olanlar zor, kötü ve can acıtıyor. Gerçekten öyle mi acaba?

YARANIN İZİ HEP ORADADIR

YARANIN İZİ HEP ORADADIR

İyileşme yolculuğuna dair yanlış anlatılan ve bizim de yanlış anladığımız çok önemli bir şey var. İyileşmek, olanları yok saymak, hiç olmamış gibi bir hale geçmek değildir. İyileşince yara yok olmaz. Yaranın izi hep oradadır. Ve zaman zaman sızlar ve zaman zaman bakım gerektirir. İyileşmek nedir öyleyse yaramız geçmiyorsa? İyileşmek, yaramızla kurduğumuz ilişkiyi iyileştirmektir. İyileşmek, olan her şeye başka türlü bir bakış açısından bakmayı öğrenmektir. İyileşmek, olan hiçbir şeyin tek başına manası olmadığını, manayı ekleyenin kendimiz olduğunu ve bu manayı sorumluluk alarak değiştirebileceğimizi anlamaktır. İyileşmek, yaranı sahiplenmek ama ona sebep olan şeylerle kurduğumuz ilişkiyi değiştirerek bir daha olmasını engellemek, sızısını azaltmaktır. İyileşmek, yaram tetiklendiğinde bu durumla başka türlü baş etmeyi öğrenmektir. İyileşmek, beyler ve bayanlar bilinç seviyemizdeki yükseliş ve farkındalık ile ilgilidir. Ve çoğu zaman görünmezdir. Görünmezdir çünkü yükseliş yolunda biz sürekli değişiriz. Bir deneyimden önceki ve sonraki “BEN” aynı değildir ve aynı olmayan ben, kendine yeni bir realite yaratır. Böylece eski bene ait realite yok olup gider. Biz unuturuz. Değiştiğimizi de unuturuz. Ve sonra huzursuz zihin sendromu atağı geçirir ve tekrar geçmişe döneriz. Çoktan olup biten, geçen şeylerin dosyasını tekrar karıştırır, kendimize acımanın, öfke duymanın ve şikâyet etmenin yeni yollarına başvururuz. Dolayısı ile iyileşsek de iyileşmeye izin vermediğimiz de olur. Çünkü iyileşmek de sorumluluk almaktır. İyileşmek, bahanelerin ardına sığınmaktan vazgeçmeyi, kendi kahramanımız olmayı gerektirir. Peki neden bu kadar zordur? Bilmem zor mudur? Yoksa tutunduğumuz tüm o acı veren deneyimlerin günün sonunda bize- çarpık da olsa- bir faydası mı dokunuyordur?

DENEYİMLERİN BİRİCİKLİĞİ

DENEYİMLERİN BİRİCİKLİĞİ

Ruhsal pratikler hala birçoğuna hokus pokus görünür. Üstelik bu çalışmaların içinde olsalar, arada dayanamayıp merak edip deneyimleseler bile. Bunun sebebi, spiritüelliği materyal dünyadan ayırmak, sadece bazı workshoplarda, egzersizlerde, pratiklerde spiritüel olmak ama sonra yaşamımızı materyal olan bizce “gerçek” olan üzerinden yaşamaya devam etmekdir. Hokus pokus da gerçektir bu arada, biz ne kadar izin verirsek o kadar gerçektir. Diyorum ya, dünyamızda olan hiçbir şeyin kendi başına manası yoktur. Mana, biz insanların yüklediği bir şeydir ve bu yüzden de bir olay, başka başka insanlarda başka başka manalar ve dolayısı ile de başka başka deneyimler doğurur. Kim haklıdır? Kimin yüklediği mana doğrudur? Kimin deneyimi daha çok geçerlidir? Cevap: HEPSİ. Farkında olmasak da her birimiz kendi dünyasında, kendi gerçekliğinde yaşar ve bunu ortak paylaştığımızı sansak da aslında hafifçe birbirinden farklıdır realitelerimiz, dünyalarımız.

Başa geri dönecek olursak yaptığınız tüm wellness pratikleri işe yaramıyor, hepsi manasız mı geliyor. Kesin, öyledir. Çünkü bu sizin deneyiminizdir. Deneyiminizi algınız, bakış açınız belirler. Peki siz böyle hissederken sabahları 3 sayfa yazı yazmanın, günde 10dk nefes egzersizi yapmanın başkainsanların hayatında dev dönüşümlere sebep olduğu gerçeği gerçek midir? Evet, elbette öyledir. Çünkü aynı şekilde onların da deneyimini, onların bakış açısı ve yüklediği mana belirler. Evet, şair doğru söylemiş: “Bence sen de haklısın!”

BİLDİĞİMİZ HER ŞEY BİLDİKLERİMİZİN AYNISINI YARATIR

BİLDİĞİMİZ HER ŞEY BİLDİKLERİMİZİN AYNISINI YARATIR

Peki, ne yapacağız? Hayatımızı dönüştürmek, döngülerimizden kurtulmak ve kendimize yeni bir yaşam yaratmak istiyoruz sonuçta değil mi? Mutlu olmak istiyoruz. Başka yazılarımda da sürekli tekrarladığım şeyi tekrarlayacağım: Bilmeyeceğiz öncelikle. Hayata, ilişkilerimize, kendimize, deneyimlerimize bilmeden yaklaşacağız. Bildiğimiz her şey, bildiklerimizin aynısını yaratır. “Erkekler şöyledir, para böyledir, iş hayatı öyledir, spiritüellik neler nelerdir?” gibi sonsuz inançlara sahibiz her birimiz. Bunlara inandığımız için elbette ki öyledir. Adeta kendini gerçekleştiren kehanettir. Bu verilmiş kararlara, Dört Anlaşma kitabının yazarı Don Miguel Ruiz “yalan anlaşmalar” der. Limitlerimizdir yalan anlaşmalar, kısıtlarımızdır. Her şeye sahip olmamızın önündeki engeldir. Dolayısı ile önce bilmek ve haklı olmak hastalığından kurtulacağız. Bilemeyeceğimizi bileceğiz. Çünkü her an yeni bir bilgiye, olma haline gebedir. Kabımız dolu iken, içeri yeni bir şey alamayız, öyle değil mi? Sonra ne yapacağız? Kendimizi tanımak ile ilgileneceğiz. Bizi gerçekte neyin mutlu hissettirdiğini bulacağız. Meditasyona oturmaktansa, ağaçları izlemekse bizi mutlu eden, ağaçları izleyeceğiz. Ve bunun da bir meditasyon olduğunu bileceğiz. Kendimize çok yüklenmeyeceğiz, kendimizi kalıplara sokmayacağız ve en önemlisi kendi deneyimimizi başkaları ile karşılaştırarak onların deneyimini ya da kendi deneyimimizi değersizleştirmeyecek, negatif egomuzu beslemeyeceğiz.

Bir diğer önemli pratik şimdidir, şimdi ne yapıyorsak onu yüzde yüzümüzle yapmaktır. Şikâyet etmeden, geçmişe ya da geleceğe gitmeden, beklenti yüklemeden. Ve nihayet ama asla sonuncu değil, bütün bunların yanında ise en büyük mesele bence büyümektir. Sorumluluk almaktır. Duymuşsunuzdur şu deyişi: “Rüzgârı kontrol edemem belki ama yelkenimi rüzgâra göre ayarlayabilirim” Kontrol edebileceğimiz tek şey kendi içsel dünyamızdır. Mesele kendi içsel dünyamızın sorumluluğunu almaktan geçer. Sonra belki bazılarımız yolda anlarız ki fırtına da benmişim, dalga da yelkenli de yelkenler de… Bu anlayış, yaşam pratiği ile olur ancak elbette. Yeter ki sebat edelim. Yeter ki her şeyin altında sinsice gizlenen “kendini beğenmişliğimizi” ve “kendimize acımamızı” fark edelim.

İçimizdeki neşeyi, ışığı aramaktan vaz geçmediğimiz günler dilerim.

Sevgi olsun!


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Aslıhan Aydoğan Büyükakgül
1988 yılında doğdu. 21 yaşında Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Çalışma hayatına özel sektörde başladıktan 5 sene sonra, istediğinin bu olmadığına karar verdi ve hayallerinin peşine düşmek için işinden ayrıldı. 27 yaşında oyunculuk dersleri almak adına çıktığı yol onu kendi özüne doğru olan yoluna da yönlendirdi. Bu süreçte birbirinden farklı birçok eğitim aldı. Bu eğitimler hem bilişsel bilgileri, hem mistik ilimleri içermekteydi. Şimdi ise oyunculuğun yanı sıra tüm bu deneyimleri esentezleyerek tasarladığı atölyeler, danışmanlıklar ile kişiler ile birebir çalışmalar yapıyor.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.