Bazı insanlar “Tanrı” demeye çekiniyor. Sanki doğru olan tek bir kelime varmış gibi. Sanki Tanrı demek, Allah’a ayıp etmekmiş gibi…Oysa Türkçe ya da Arapça ne fark eder?
İnandığımız şeyi ifade etme şeklimiz, ondan uzaklaştığımızın değil ona yaklaştığımızın işareti değil mi?
“Kendine güvenmek kibir değil, ilahi bir sadakattir.”
İki kelime de yaratıcıyı işaret eder. Ama aynı şeyi söylemek, aynı şeyi hissettirmez. Çünkü kelimeler sadece anlam taşımaz, frekans da taşırlar. Titreşimleri, çağrışımları, kökleri ve kolektif bilinçteki yankıları birbirinden farklıdır. Tanrı, Türkçe bir kelimedir. Daha seküler bir tınısı vardır. Biraz daha felsefî, soyut bir çağrışımı olabilir. Bazılarına göre daha evrensel, bazılarına göre ise daha bireysel bir isimdir. Allah ise Arapçadan gelir. Kur’an’ın diliyle, binlerce yıldır zikredilen, dualarda yankılanan kadim bir çağrıdır. Ve bu kelime, harf harf ayrı bir derinlik taşır:
ا (Elif) – başlangıcın dikliği,
ل (Lam) – yöneliş,
ه (He) – nefesin son bulduğu yer.
Zikirde, meditasyonda, hatta sessiz bir içlenişte bile “Allah” ismi ağızdan değil, kalpten çıkar. Bu yüzden “Allah” ya da “Tanrı” dediğimizde sadece bir ismi değil bir frekansı çağırırız. Bu kelimelerin içinde sayısız dua, gözyaşı, teslimiyet ve aşk birikmiştir. Kelimeler, kolektif bilinçte milyonlarca kalbin titreşimini taşır. Bu yüzden “Allah” ismiyle edilen bir dua ile “Tanrı” diyerek edilen dua arasında, aynı kişi için bile farklı bir etki oluşabilir. Ama bu fark, değer farkı değildir. Anlattığı şey aynı olabilir ama bıraktığı his, dili kullananın geçmişiyle, inanç kültürüyle, ruh hâliyle doğrudan ilişkilidir. Ben her iki kelimeyi de severim. Ama bazen içimden sadece biri geçer. Kimi zaman “Tanrı” diyerek içime dönerim, kimi zaman “Allah” diye. Ve bilirim ki O, ismin ötesindedir. Hangi ismi çağırıyorsam onunla bir parça daha yakınlaşırım.

Tanrı dediğim şey; dışımda, yukarıda ya da çok ötede değil. İçimde. Sürekli konuşan zihin gürültüsünün altında, kalbimin en derin yerinde bir sessizlik var. Ve ben, ona Tanrı diyorum.
İster Allah de ister Evren ister Yaratıcı… İsimler sadece işaret. Oysa ben işaretin ötesini arıyorum artık. Bu inanç, bana hiçbir zaman dışsal bir kural dayatmadı, aksine içimdeki sezgiye kulak vermeyi öğretti. Burnumun dikine gitmekle karıştırılan şeyin aslında içsel pusulam olduğunu öğrendim. Kendime güvenmenin kibir değil, ilahi bir sadakat olduğunu da…
Yıllarca dışarıdan bir onay bekledim. Hatalarımı sakladım. Başkalarının mutluluğuna fazlaca anlam yükledim. Sanki mutluluğum bir başkasının mutluluğuna bağlıydı. Sonra bazı dersler aldım, bence büyük büyük dersler… Şimdi biliyorum ki birinin iyi olması, benim iyi olmam anlamına gelmiyor. Ve ben de kendi iyiliğimin sorumluluğunu başkasına devredemem, biliyorum.
“Benim “ben” dediğim şeyin ne kadar geçici, kırılgan ve dönüşebilir olduğunu hatırlatan bir çağrıyı kucaklıyorum.”
Tanrı inancım beni yargılamadı, şekle sokmadı, benimle birlikte yürüdü. Azaldığı zamanlar oldu, isyan ettiğim, kafa tuttuğum anlar yaşadım. Ama O, onu susturduğumda bile dinledi, düştüğümde bekledi, iyileşmeye razı olduğumda içimde yeniden yeşerdi. Bu yüzden O’nunla ilişkim; dinlerin, toplumların, ideolojilerin çok ötesinde. Benim için O’nun varlığı bir inanç değil, bir iyi oluş hali. Kendi halim, kendimin yaşama devam etme hali…

Her gün aslında kendime de dua ediyorum. Meditasyon yapıyorum. İbadet dediğimiz tüm bu şeyler, yalnızca bir yönelme. Kendimize, yani O’na. Her şeyin birliğini, bir olanın çokluğunu görebildiğim anlarda, en çok huzuru orada buluyorum. Benim “ben” dediğim şeyin ne kadar geçici, kırılgan ve dönüşebilir olduğunu hatırlatan bir çağrıyı kucaklıyorum. Neyse ki Hallâc-ı Mansûr’un yaşadığı senelerde değiliz de bu dediklerim canıma mal olmuyor.
“Dünya bilgiyi seviyor ama anlamı taşıyanıhatırlıyor.”
Materyalizmin, her şeyi açıklayabildiğini savunurdum, hala da öyle düşünüyorum ama insan ruhunu tamamlayamıyor. Açıklıyor ama doyurmuyor. Bilgiyle dolmak, anlamla doymak anlamına gelmiyor. Bu yüzden ne zaman ki içimdeki Tanrı’yla bağlantıya geçiyorum, o zaman eksik olan yer tamamlanıyor. Kaygım azalıyor. Yarış duruyor. Sevgi kendiliğinden akıyor.
Biz insanlar bilgiyle değil anlamla doymuyor muyuz? Yani ne kadar çok şey bildiğimiz değil, o bilginin içimizde neyi yerli yerine oturttuğu önemli değil mi? Zihin dolup taşarken bile kalp eksik kalabiliyor. Anlam ise kalbin bildiği ama aklın sonradan onayladığı bir şey.
Ben içimdeki Tanrı’yla temasa geçtikçe öğrendiklerimi değil hissettiklerimi önemsemeyi öğreniyorum. Kendime yakınlaştıkça başkalarına da daha incelikli yaklaşabiliyorum.
Ve anlıyorum ki bu dünya bilgiyi seviyor ama anlamı taşıyanıhatırlıyor.

Belki,
Sen Allah dedin, ben Tanrı dedim. Ama aynı yara için dua ettik.
Sen namaz kıldın, ben meditasyon yaptım. Ama ikimiz de yalnızlıktan kurtulmak istedik.
Sen kutsal kitaba sarıldın, ben kalbime. Ama aynı sessizliği aradık.
Sen camiye gittin, ben doğaya çıktım. Ama aynı yaratıcıya konuştuk.
Sen teslim oldun, ben sordum. Ama aynı kalp atışını duyduk.
Sen şekli seçtin, ben hali. Ama ruhumuz aynı kapıyı çaldı.
Gerçekten de içimde bir ben var, benden başka, ona da O diyorum. Ve o benle kurduğum bağ, beni benden özgürleştiriyor. Sadece insan olarak değil ruh olarak da var olabileceğimi hatırlatıyor. İşte bu yüzden Tanrı dediğimde içime dönüyorum. Çünkü bana dışarıdan kurallarla, korkuyla, dayatmalarla değil, içeriden sesleniyor.
Teşekkür notu: O’nunla kurduğum bu içsel ilişkiyi ise bana en çok Neslihan İbrahimiye’nin tasavvufi rehberliği güzelleştirdi. Her zaman aynı fikirde olmasak da -ki onunla her şeyi konuşmak güzel- onun açtığı yollar; kalbimin daha önce basmadığı yerlere bastı. İçsel yolculuğumda sezgilerime güvenmeyi, Tanrı’yla mesafesiz bir bağ kurmayı onunla öğrendim. Ve biliyorum ki, aramızdaki bağ fikirlerin ötesinde, kalplerin buluştuğu bir yerde kurulu.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

