Hayat sahnesinde başımıza gelenlerin çoğu, aslında zihnimizde çoktan yer açtığımız imgelerdir. Bir insanın ruhuna bakarken neyi görmeyi umuyorsak, zamanla o insanın sadece o yönünü besleyip büyüterek gerçeğimizi inşa ederiz. Dünya, biz ona hangi gözle bakıyorsak bize o yüzünü gösteren dev bir aynadır.
İlişkiler çoğu zaman iki kişinin duygusundan çok beklentilerinin buluştuğu yerde şekillenir. Bir bakışın “soğuk” olduğuna, bir gecikmenin “umursamazlık” anlamına geldiğine ya da en ufak bir sessizliğin “geri çekilme” olduğuna karar verdiğimiz o an, zihnimizde bir hikâye yazmaya başlarız ve o yazdığımız hikayeye inanırız. Her şey bizim kurguladığımız ve beklediğimiz gibi gelişir. Ve en sonunda da “Zaten biliyordum” deriz.
Psikoloji bu döngüye kendini gerçekleştiren kehanet adını veriyor. Robert K. Merton’ın temelini attığı bu kavram aslında basit bir gerçeği anlatıyor: Yanlış bir inanç, yeni davranışlar doğuruyor ve o davranışlar da o inancı gerçek kılan sonuçlar üretiyor. Yani korktuğumuz sonu, kendi ellerimizle hazırlıyoruz. Ah bir bunu anlayabilsek ilişki sorunu diye bir şey kalmayacak memlekette.

Pygmalion’un Galeteası
Pygmalion etkisi adını bir mitolojik hikâyeden alır. Kadınlarla yaşadığı olumsuz tecrübelerden sonra ölünceye kadar kimseyle evlenmeyeceğine dair büyük bir yemin eder ve kendini mesleğine adar. Kimselere benzemeyen mükemmel kadını yaratabilmek için, düşlerindeki kadın heykelini yapmaya karar verir. Uzun bir süre çalışır ve fildişinden yaptığı bu heykel o kadar güzel olmuştur ki Pygmalion eserine âşık olur. Yaptığı heykelin adını “uyuyan aşk” anlamına gelen Galatea koyar. Her gün uzun uzun Galatea’yı seyreder, onunla konuşur ve ona hediyeler alır. Her gece düşlerinde Galatea’nın canlandığını görür. Günlerden bir gün Pygmalion, Afrodit’in yanına gider. Kendisine Galatea gibi bir eş vermesini ister. Pygmalion’un Galatea’ya olan sevgisi karşısında Afrodit etkilenir ve Galatea’ya can verir. Pygmalion eve döndüğü zaman fildişi heykeline sarılır ve bir anda onun yumuşaklığını fark eder. Öpüp koklamaya başladığı zaman sıcaklığını hissetmeye başlar. Pygmalion’un dileği gerçek olur ve fildişi heykeli canlanır. Galatea da bu aşka karşılık verir. Pygmalion, Galatea ile evlenir ve çocukları olur. Bu mitolojik hikâyede Pygmalion’un eserine karşı olan beklentisi onun canlanmasını sağlamıştır.

Beklentinin Gücü ve Sınıf Deneyi
Robert Rosenthal ve Lenore Jacobson’ın 1968 yılındaki deneyi bu durumu bilimsel olarak kanıtladı. Bir ilkokuldaki öğretmenlere, sınıflarındaki bazı öğrencilerin çok zeki olduğu ve o yıl büyük başarı göstereceği söylendi. Oysa bu öğrenciler rastgele seçilmişti. Yıl sonunda bu çocukların başarısı gerçekten arttı. Çünkü öğretmenler onlara “zeki” olduklarına inanarak baktı, daha çok ilgi gösterdi, hatalarına karşı daha sabırlı oldu. Öğretmenin beklentisi, çocuğun kaderini değiştirdi.
Kehanet Nasıl Çalışır?
Peki, zihnimizdeki bir düşünce nasıl olur da karşımızdaki insanın gerçeğine dönüşür? Bu süreç aslında üç adımdan oluşuyor: Beklenti – Davranış – Tepki.
Her şey bir beklentiyle başlar. “Nasıl olsa benden soğuyacak,” “Yakında beni terk edecek” ya da “Beni gerçekten sevmiyor” gibi bir yargıyı kalbimize ve aklımıza yerleştiririz. Bu inanç farkında olmadan davranışlarımızı biçimlendirmeye başlar. Daha çok kontrol etme ihtiyacı duyarız, daha çabuk alınırız, sürekli tetikte oluruz, ses tonundan ya da mesajlara cevap verme şeklinden bile anlam çıkarmaya başlarız. Ve sonunda aramıza görünmez mesafeler koyarız. En sonunda bu davranışlar, karşı tarafta bir tepki yaratır. Partnerimiz bunalmış hisseder, savunmaya geçer veya bizden uzaklaşır. O beklediğimiz soğukluğu gördüğümüz “İşte yine haklıydım” deriz. Oysa o sonucu kendi ellerimizle yaratmışızdır. Şimdi bana soracaksınız “İlişkimi ben mi bu hale getirdim” diye? Cevabım çoğunlukla evet olacak. Ben de yaptım oradan biliyorum.
Sosyal psikolojide “davranışsal doğrulama” denen bu durum, birini belli bir şekilde görmeye başladığımızda onu o yöne ittiğimizi kanıtlıyor. Snyder ve arkadaşlarının çalışmaları, ilk izlenim ve beklentilerimizin, karşılıklı etkileşimde nasıl “kendi gerçeğini üretebildiğini” açıkça gösteriyor.

Kehaneti Besleyen İnançlar
İlişkilerde bu kehanetler bazen bir ihanet varsayımıyla, bazen de “sevilmeye değer değilim” duygusuyla karşımıza çıkar. Derinde bir yerde reddedileceğimize inanıyorsak özellikle çatışma anlarında daha sert ve daha tetikte oluruz. Bu reddedilme hissinin içinde çoğu zaman daha temel bir katman daha vardır. Terk edilme beklentisi ve terk edilme korkusu. “Şimdi bunu söylersem gider” ya da “Biraz yaklaşsam kaybederim” gibi düşünecekler bizi ya saldırganlaştırır ya da geri çeker. Kolombiya Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Downey ve ekibinin reddedilme hassasiyeti üzerine bulguları, bu tetikte hâlin ilişki içinde karşı tarafta gerçekten geri çekilmeyi tetikleyebildiğini gösteriyor. Yani reddedilmekten ve terk edilmekten korktuğumuz için yükselen o gerilim hattı, istemeden de olsa korktuğumuz sonucu başımıza getiriveriyor. Boşuna dememiş atalarımız korktuğun başına gelir diye!
Bu mekanizma sadece korkularla sınırlı değil. Özsaygı düştüğünde ilişkiyi “onayla ayakta tutmaya” çalışabiliyoruz. Sürekli güvence istemek, tekrar tekrar aynı soruyu sormak, küçük işaretlerden büyük sonuçlar çıkarmak partnerde baskı hissi yaratabiliyor. Benzer şekilde “dürüst değil” şüphesiyle sürekli kontrol etmek, karşı tarafta daha fazla savunma ve gizleme ihtiyacı doğurabiliyor. Sonra biz bu mesafeyi “Bak, bir şeyler saklıyor” diye okuyup şüphemizi daha da büyütüyoruz. Döngü böyle kuruluyor ve artarak devam ediyor.
“İlişkiler zaten zordur” inancı devreye girdiğinde ise sevgi huzur veren bir alan olmaktan çıkıyor ve sürekli bir şeyler ters gidecekmiş gibi tetikte oluyoruz. Tehdit algısı yükseldikçe merak azalıyor; merak azalınca da soru sormak yerine varsaymaya başlıyoruz. Varsayımlar arttıkça yanlış anlaşılmalar çoğalıyor, bağ zayıflıyor. Sonunda ilişki, birbirini anlamaya çalışmak yerine, sadece idare etmeye çalışılan bir yere dönüşüyor.
Pozitif Kehaneti İnşa Etmenin Yolları
İlişkilerde hep aynı sonu yaşamaktan yorulduysak, senaryoyu değiştirme vakti gelmiş demektir.
Madem zihnimiz inandığı şeyi gerçeğe dönüştürme konusunda bu kadar mahir, o halde bu gücü neden sevgiyi yeşertmek adına kullanmayalım? Eğer bir kehaneti korkularımızla var edebiliyorsak, aynı mekanizmayı ilişkilerimizi iyileştirmek, umudumuzu ve güvenimizi pozitif bir mucizeye dönüştürmek için de kullanabilmek pekâlâ mümkündür.

İşte kehaneti tersine çevirecek adımlar:
1. “Henüz” Mucizesi
“Asla” ve “her zaman” gibi keskin ifadelerle konuşuyor ya da düşünüyorsak, değişimin önünü tamamen kapatmış oluruz. Bu tür kesin yargılar hem kendimize hem partnerimize yeni bir alan tanımayı engeller. Oysa bu cümlelerin sonuna küçük bir “henüz” eklemek, bakış açımızı tamamen değiştirir.
“Beni anlamıyor” demek yerine “Henüz birbirimizi tam anlayacağımız o ortak dili kuramadık” dediğimizde, bir sonu değil bir süreci anlatmış oluruz.
2. Sevgi Kanıtları Toplayın
Zihin neye inanıyorsa onu doğrulamak adına veri toplar. Eğer partnerimizin bizi umursamadığına dair bir inancımız varsa onun her dalgınlığını ya da yorgunluğunu bir sevgisizlik belirtisi sayarız. Bu durumda zihnimiz sadece olumsuzlukları gören bir filtreye dönüşür.
Her gün partnerimizin yaptığı üç iyi hareketi fark etmeye çalışalım. Bizim için kahve yapması, günümüzün nasıl geçtiğini sorması ya da sadece sıcak bir gülümsemesi… Dikkatimizi bilinçli olarak bu küçük anlara verdiğimizde, beynimizin seçici algısı değişmeye başlar. Daha çok sevgiyi görmeye başladığımızda bizim de tavrımız yumuşar ve partnerimize karşı daha şefkatli davranırız.
3. En İyi Versiyona Odaklanalım
Pygmalion heykelini mermer yerine yaşayan bir kadın olarak sevdiği an o taş ısınmaya başladı. Biz de partnerimize sadece mevcut hataları üzerinden bakmak yerine, onun içindeki o nazik ve anlayışlı insanı görerek yaklaşabiliriz. Birine nasıl bakarsak, o kişi zamanla o bakışın şeklini alır.
Partnerimizle konuşurken, onun en anlayışlı haliyle muhatap oluyormuşuz gibi bir ses tonu ve tavır seçelim. Biz ona “değerli bir eş” muamelesi yaptığımızda, o da bu beklentiyi karşılamak adına kendi savunma mekanizmalarından sıyrılacaktır. Ona sunduğumuz bu güvenli alan, en iyi yanlarını ortaya çıkarmasına yardım eder.
4. Özsaygıyı Küçük Adımlarla Besleyelim
Pozitif bir kehanetin önündeki en büyük engel “ben sevilmeye layık biriyim” inancının eksikliğidir. Eğer kendi değerimize inanmıyorsak, partnerimiz bize dünyaları verse bile altında bir kusur ararız. Kendi içimizdeki bu eksiklik, dışarıdan gelen sevgiyi kabul etmemizi engeller.
İlişkide ya da sosyal hayatta bizi zorlayan ama küçük olan bu adımı her gün atalım. Birine içten bir iltifat edelim ya da bir ihtiyacımızı çekinmeden, nazikçe dile getirelim. Bu küçük eylemler zihnimize “Ben değerliyim ve duyulmayı hak ediyorum” mesajı gönderir. Kendimize değer verdiğimizde ilişkimizden beklentimiz de doğal olarak daha sağlıklı bir noktaya taşınır.
Kendini gerçekleştiren kehanet kaderimiz değildir
İlişkilerde kendini gerçekleştiren kehanet dediğimiz şey kaderimiz değildir. Sadece tekrar tekrar yaptığımız düşünce ve davranış kalıplarıdır. Bu kalıpları kırmak, doğru düşünce ve davranışları gün içinde sık sık tekrar etmemize bağlıdır. Asıl mesele o anları yakalamak ve onların üzerinde çalışmaktır. Partnerimiz kendiyle kalmak istediğinde bunu hemen bir geri çekilme gibi okumamak, geç gelen bir mesajı anında yorumlamamak ve her ayrıntıdan bir anlam çıkarmamaktır.
O halde neyi besleyip büyüteceğimiz ve neyi kehanete çevireceğimiz bizim elimizde.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

