Bir Uzaylının Gözünden İnsan Olmak
Kitap

Bir Uzaylının Gözünden İnsan Olmak

İnsan Değişti, peki beynimiz de değişti mi?

Bir yanda yapay zekâ ve onun etrafında şekillenen konforlu hayatlar, diğer yanda ise hâlâ terk edilmekten korkan, kabul görmek için çabalayan, güvende hissetme ihtiyacı duyan, bazen stresini yönetemeyen ve çoğu zaman neden böyle davrandığını bile tam olarak anlayamayan insan.

Sizce de modern insanın en büyük çelişkisi tam olarak burada başlamıyor mu? Dünyayı geliştirip, değiştirdik ama kendi biyolojik sistemimizi aynı hızda değiştiremedik. İlişkilerimiz değişti, kadın ve erkeğin toplumsal rolleri dönüştü, özgürlüklerimiz arttı. Ancak bütün bu değişimlerin ortasında, binlerce yıl önce şekillenmiş korkularımız, ihtiyaçlarımız ve içgüdülerimiz içerilerde bir yerlerde saklı kaldı.

Belki de bu yüzden yaşadığımız bu modern hayata rağmen hâlâ Taş Devri’nden bedenimize miras kodlarla hareket ediyoruz. Özgür olduğumuz hâlde aynı eski korkuların bizi ele geçirmesine izin veriyoruz. Peki, bu noktada doğaya dönmek, gerçekten de biraz kendimize dönmek anlamına gelebilir mi? Belki de bu sorulara yanıt bulmanın en iyi yolu, kendimize alıştığımız pencereden bakmayı bırakmaktır…

Biyolog, Regresyon-Bilinçaltı ve Kişisel Gelişim Uzmanı Buket Elbeyoğlu,İnsanlık Karnesi adlı kitabında insanın 300 bin yıllık serüvenine farklı bir bakış açısı getiriyor. İnsanı yargılamadan ancak güçlü bir yüzleşmeye davet ederek, okura ayna tutan Elbeyoğlu, bunu yaparken üçüncü bir göz olarak “uzaylı” temasını kullanıyor. Buket Elbeyoğlu ile doğadan kopuşun insana neleri kaybettirdiğini, bir “uzaylının” gözünden insan olmanın nasıl göründüğünü, geçmişten günümüze kadın-erkek ilişkilerinin dönüşümünü ve 21. yüzyılın özgür insanının neden hâlâ Taş Devri korkularıyla mücadele ettiğini konuştuk.

Bu kitabı yazma amacınız neydi?

Bu kitabı, insana kendisini yeniden hatırlatmak için yazdım. Bir biyolog olarak bedenimizi, insan zihni üzerine çalışan biri olarak da davranışlarımızı yıllardır gözlemliyorum ve hep aynı soruya takılıyorum: Bunca şeyi bilen insan, neden bildiklerini her zaman hayata geçiremiyor? Teknolojide ilerlerken öfkemizi, korkularımızı ve hırslarımızı hâlâ yönetmekte zorlanıyoruz. İnsanlık Karnesi, insan türüne dışarıdan tutulan bir ayna; bizi suçlamadan, yargılamadan, güçlü yanlarımızı ve sıkışıp kaldığımız kalıpları görünür kılan bir gözlem dosyası. Amacım insanı eleştirmek değil, insana insanı yeniden hatırlatmak ve kendi potansiyeline uyanmaya davet etmekti.

Bir biyolog ve kişisel gelişim uzmanı olarak Homo sapiensi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir biyolog ve kişisel gelişim uzmanı olarak Homo sapiensi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Homo sapiens bana göre doğanın en büyük mucizelerinden biri, ama aynı zamanda en büyük paradokslarından biri. Kendini gözlemleyebilen, düşünebilen, sanat yaratabilen ve sevgi üretebilen bir canlı; fakat aynı zamanda doğaya ve kendi türüne zarar verebilen bir tür. Homo sapiens biyolojik olarak çok gelişmiş olsa da bilinç açısından hâlâ emekleme aşamasında. Potansiyeli sınırsız, ancak çoğu zaman kendi zihinsel kalıplarının ve otomatik pilotunun içinde sıkışıp kalıyor. Belki de insanlığın bir sonraki evrimi, hayatta kalmaktan farkındalıkla yaşamaya geçmek olacak.

Homo sapiens içindeki bu büyük çelişkinin nedeni nedir?

Çünkü insanın içinde hem hayatta kalmaya çalışan bir canlı hem de anlam arayan bir varlık var.

Korku, öfke, rekabet, sahip olma isteği gibi özellikler geçmişte hayatta kalmamıza yardımcı oldu. Ama bugün aynı mekanizmalar kontrol edilmediğinde savaşa, şiddete, kıskançlığa ve ayrışmaya dönüşebiliyor.

Öte yandan aynı insan merhamet ediyor, müzik besteliyor, resim yapıyor, şiir yazıyor, bir başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebiliyor. Bence mesele insanın içinde kötülüğün olması değil. Mesele, içimizdeki hangi tarafı beslediğimiz. İnsan hem vahşeti hem medeniyeti taşıyor. Belki de insan olmanın en büyük sınavı, hangisini seçtiğimiz…

Homo sapiensin daha az vahşi olarak evrilmesi mümkün müydü?

Evrimin amacı daha iyi ya da daha ahlaklı bir canlı yaratmak değil; öncelikle hayatta kalabilen canlıları seçmek. Dolayısıyla korku, saldırganlık, rekabet gibi özellikler belli koşullarda avantaj sağladı. Bugün bize ilkel gelen bazı davranışlar, atalarımız için hayatta kalma mekanizmalarıydı. Ama artık koşullar değişti. Vahşet dediğimiz şey, ilkel doğada hayatta kalmanın garantisiydi. Ancak bugün geldiğimiz noktada çok kritik bir ayrım var: Biyolojik evrimimiz bize bu ilkel dürtüleri miras bıraktı ama insana özgü muazzam bir yetenek de verdi: Zihinsel ve kültürel evrim. Bizler artık genlerimizin ve ilkel beynimizin otomatik tepkilerine mahkûm değiliz. Nöroplastisite sayesinde zihnimizi, empati yeteneğimizi ve farkındalığımızı yeniden programlayabiliriz. Yani biyoloji bizi vahşi kılmak zorundaydı; ama zihinsel uyanışla daha şefkatli ve bilinçli bir türe dönüşmek tamamen bizim elimizde.

Bence insanın asıl büyük evrimi bundan sonra başlayabilir. Çünkü artık yalnızca biyolojik olarak değil, bilinç düzeyinde de evrilmemiz gerekiyor.

Atalarımızdan gelen korku, endişe ve güçlü duygular bugün bize ne kazandırıyor?

Atalarımızdan gelen korku, endişe ve güçlü duygular bugün bize ne kazandırıyor?

Aslında bu duygular düşmanımız değil. Korku bizi tehlikeden korur, endişe bizi önlem almaya yöneltebilir, öfke sınırlarımızın ihlal edildiğini gösterebilir.

Yani bu duygular olmasaydı tür olarak bugün var olamazdık; hepsi hayatta kalmamızı sağlayan birer içsel alarm sistemidir. Sorun duyguların kendisi değil; onları yönetemememiz. Taş Devri’nde bir tehlike karşısında savaş ya da kaç mekanizması hayat kurtarıyordu. Bugün ise aynı mekanizma bazen trafikte, iş yerinde, ilişkide, hatta sosyal medyada devreye giriyor. Yani bedenimiz “tehlike var” diyor ama ortada bazen fiziksel bir tehlike olmuyor. Bence modern insanın öğrenmesi gereken şey, duygularını yok etmek değil, onları tanımak ve doğru yere yönlendirmek.

Her şey gelişirken biyolojimiz neden bu kadar yavaş evrildi?

Çünkü kültürel ve teknolojik değişim ile biyolojik evrim aynı hızda ilerlemiyor. İnsanlık birkaç bin yıl içinde inanılmaz bir teknolojik sıçrama yaptı. Ama biyolojik sistemlerimizin temel çalışma prensipleri milyonlarca yıllık bir geçmişin ürünü. Bugün gökdelenlerde yaşıyoruz ama bedenimiz hâlâ hareket etmek, gün ışığını görmek, doğayla temas etmek ve gerçek tehlikelere karşı hazırlanmak üzere programlanmış durumda. Ben bunu kitapta biraz esprili bir şekilde anlatım: Zihnimiz 21. yüzyıla koşuyor ama biyolojimizin bazı parçaları hâlâ Taş Devri’nde!

Ben insanlığın huzursuzluğunun önemli nedenlerinden biri de bu uyumsuzluktur diye düşünüyorum.

Peki, doğayla ilişkimizin bozulması bize neleri kaybettirdi?

Bence doğadan uzaklaşmak sadece ağaçlardan, topraktan ve temiz havadan uzaklaşmak değil; kendi biyolojimizden de uzaklaşmak. İnsan doğanın dışında yaratılmış bir canlı değil. Uyku düzenimiz, hareket ihtiyacımız, ışığa verdiğimiz tepkiler, stres sistemimiz, beslenmemiz… Hepsi doğayla bağlantılı. Doğadan uzaklaştıkça, evet daha konforlu olduk ama daha huzurlu olduğumuzu düşünmüyorum.

Belki de modern insanın ihtiyacı olan daha fazla şey satın almak değil; bazen sadece toprağa basmak, gökyüzüne bakmak, sessiz kalmak ve kendi ritmini yeniden hatırlamak. Doğaya dönüşün aslında biraz da kendimize dönüş olduğuna inanıyorum.

Kitapta dış göz olarak “uzaylı” temasını kullanmanızın amacı neydi?

Kitapta dış göz olarak “uzaylı” temasını kullanmanızın amacı neydi?

İnsanın kendini objektif olarak değerlendirmesi çok zordur; çünkü kendi hikâyemizin hem yazarı hem de başrol oyuncusuyuz. İçinde yaşadığımız duygusal kalıplara, toplumsal şartlanmalara ve kurguladığımız korkulara o kadar alışmışız ki, bunları kanıksamış durumdayız.

Dış göz olarak bir ‘uzaylı’ perspektifini kullanmamın nedeni, bize tamamen tarafsız ve yargısız bir ayna tutabilmektir. Dışarıdan bakan bir göz; hiçbir insani egoya, toplumsal kabule veya duygusal tarafgirliğe sahip değildir. Bizim ‘çok normal’ gördüğümüz çelişkileri, Taş Devri’nden kalan korkularımızla modern dünyada yarattığımız absürt durumları tüm çıplaklığıyla görür. Bir biyolog titizliğiyle ama dışarıdan bir aynayla bakarak, okurun kendi türüne ‘bir yabancı gibi’ dışarıdan bakmasını ve kanıksadığı zihinsel kalıpları fark etmesini istedim.

Kadın-erkek ilişkileri eskiden nasıldı, bugün nasıl?

İnsanlık tarihi boyunca kadın ve erkeğin ilişkisi sadece biyolojik değil; aynı zamanda kültürel, ekonomik ve toplumsal koşullardan da etkilendi. Eskiden kadın ve erkek ilişkisi net bir “biyolojik ve sosyal görev paylaşımı” üzerine kuruluydu. Erkek koruyan, avlayan ve kaynak getiren (güvenlik); kadın ise yuvayı bir arada tutan, büyüten ve düzeni sağlayan taraftı.

İlişkiler romantik uyumdan ziyade “hayatta kalma iş birliği” temelindeydi. İki tarafın da birbirine ihtiyacı somut, fiziksel ve varoluşsaldı. Modern dünyada ise güvenlik ve kaynak sağlama işi artık sadece erkeğin tekelinde değil. Kadınlar kendi ekonomilerini ve hayatlarını tek başlarına sürdürebiliyor.

Artık birbirimize hayatta kalmak için mecbur değiliz. Bu harika bir özgürlük yaratırken, ilişkilerin temelini “ihtiyaçtan” “isteğe ve duygusal doyuma” kaydırdı. Ancak ilkel beynimiz (otomatik pilotumuz) hâlâ eski kodlarla çalışıyor. Kadın hâlâ ilkel dürtüyle “güven ve koruma”, erkek ise “takdir ve güç” ararken; modern roller bu beklentileri karmaşıklaştırıyor.

Artık birbirimize mecbur olduğumuz için değil, birlikte daha iyi hissettiğimiz için yan yana gelmek istiyoruz. Fakat asıl çelişki tam burada başlıyor: yaşam tarzımız değişse de beynimizin eski hayatta kalma kodları hâlâ çalışıyor; kadın güven ve anlaşılma, erkek ise takdir ve değer görme arayabiliyor. Modern ilişkinin en büyük sınavı, Taş Devri’nden kalan bu kodlarla 21. yüzyılın özgürlüğünü dengeleyip, ihtiyaçtan değil bilinçli bir seçimden yola çıkarak bağ kurabilmek gibi görünüyor.

Günümüz insanının kadın-erkek ilişkilerinde düştüğü açmazların altında neler yatıyor?

Bence günümüz ilişkilerindeki en temel açmaz, yaşam biçimimiz 21. yüzyıla gelse de beynimizin ilişki kodlarının hâlâ Taş Devri’nde kalmış olması. Eskiden ilişkiler fiziksel hayatta kalma ve görev paylaşımı üzerine kuruluydu. Bugün ise kimseye ekonomik ya da fiziksel olarak mecbur değiliz. Bu durum ilişkiden beklentimizi ‘tam bir duygusal ve zihinsel tatmin’ seviyesine çıkardı; ancak bu yüksek çıtaya rağmen duygusal kapasitemizi aynı hızda büyütemedik. Hem sonsuz bir güven hem de sınırsız bir özgürlük isterken; geçmiş yaralarımızı, değersizlik ve terk edilme korkularımızı da ilişkinin merkezine taşıyoruz. Partnerimizi olduğu gibi kabul etmek yerine kendi zihinsel kalıplarımıza zorladığımızda, ilişki bir duygusal bağ olmaktan çıkıp bir güç savaşına dönüşüyor. Özetle; özgür irademizle başlattığımız ilişkileri, ne yazık ki ilkel korkularımız ve egolarımızla yönetmeye çalışıyoruz.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Elif Girgin
Yıldız Teknik Üniversitesinde fotoğrafçılık okudu, hayali gazeteci olmaktı. Meslek hayatına foto muhabiri olarak başladı ve çeşitli dergilerde çalıştı. Yazmaya olan tutkusuyla beraber bu deneyim onu, internet içerik editörlüğü, dergi editörlüğü, dijital pazarlama gibi yaratıcı alanlarda içerik üretmeye yönlendirdi. Otomobilleri, seyahat etmeyi ve polisiye kitapları çok seviyor. 28 yılın kendisine kattıklarıyla bakmaya, görmeye ve büyük bir tutkuyla yazmaya devam ediyor.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.