BİR PANİK ATAKLININ GÜNLÜĞÜNDEN HAYATI OKUMAK
Kitap

Bir Panik Ataklının Günlüğünden Hayatı Okumak

Panik atak, ilk bakışta psikolojik bir rahatsızlık gibi görünür. Derine indikçe insanı kendi korkularıyla, hayatla kurduğu ilişkiyle ve anlam arayışıyla yüz yüze getiren uzun bir yolculuğun kapısı aralanır.

İnsanın hayat yolculuğu her zaman düz bir çizgide ilerlemiyor. Bir kayıp, ani bir hastalık ya da kaynağını hemen tayin edemediğimiz köklü bir kaygı, mevcudu sürdürmeyi imkânsız kılıyor ve bizi neredeyse durma noktasına getiriyor. Böyle zamanlarda sadece bedensel veya zihinsel bir reaksiyon vermez aynı zamanda kendimizle, ötekiyle ve varoluşla kurduğumuz ilişki ağı da berrak bir biçimde yüzeye çıkar.  Panik atak da insanı kendi hayatının tam ortasında durduran eşiklerden biri. Tüm psikolojik hastalıklar gibi o da iç dünyamızda uzun süredir sesini duyurmaya çalışan, ihmal edilmiş yanlarımızın birer çağrısı. Bir yandan da uzun zamandır görülmeyi bekleyen duygularımıza, ertelenmiş ihtiyaçlarımıza ve ihmal edilmiş yanlarımıza ışık tutuyor. İnsan, her hastalıkta kendisiyle de yeniden tanışıyor bence.

BİR PANİK ATAKLININ GÜNLÜĞÜ - AYŞEGÜL GÜNSÜR
BİR PANİK ATAKLININ GÜNLÜĞÜ – AYŞEGÜL GÜNSÜR

Ayşegül Günsür, Bir Panik Ataklının Günlüğü‘nde kendi hikâyesini anlatırken yalnızca yaşadıklarını paylaşmıyor; insan olmanın en kırılgan, en cesur ve en umutlu yanlarına da dokunuyor. Korkuya, utanca, çaresizliğe, yeniden ayağa kalkma iradesine ve insanın kendi içindeki iyileşme potansiyeline… Biz de bu söyleşide kitabın satır aralarında kalan duyguların izini sürdük. İyileşmenin nerede başladığını, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin nasıl dönüştüğünü ve bazen yeni bir hayatın, yeniden hayal kurma cesaretiyle nasıl filizlendiğini konuştuk.

Bir anıyı yaşamak ile onu yazmak arasında önemli bir fark var. Yaşarken insan olayın içindedir, yazarken ise hem tanığı hem anlatıcısı olur. Bazı anılar kâğıda döküldüğünde ikinci kez yaşanır, hatta bazen ilkinden daha derin hissedilir. Özellikle kişisel tanıklık içeren kitaplarda yazar kendi geçmişine de yeniden bakmak zorunda kalır. Bu yüzden her yayımlanmış sayfanın ardında yazılıp silinen, saklanan ya da son anda bırakılan başka sayfalar da vardır.  Bu kitabı yazarken sizi yeniden o günlere götüren, belki durduran ya da “Bunu gerçekten paylaşmalı mıyım?” diye düşündüren en zor sahne hangisiydi? Bir an çıkarmayı düşündüğünüz ama sonunda kitapta kalmasına karar verdiğiniz bir bölüm oldu mu? Olduysa sizi o karardan vazgeçiren neydi?

En zoru, fiziksel şiddet gördüğüm sahneyi anlatmaktı. Birkaç kere ara vermek zorunda kaldım. Yoğun duygular yazmamı ve o anıya bakabilmemi duraksattı diyebilirim. O bölümü bu yüzden çıkarmayı çok düşündüm ama hayatımda bir dönüm noktasıydı benim için. Okurlarla paylaşmalı ve aynı durumu yaşayan binlerce kadın gibi susmamalıydım. Bu yüzden tüm çıplaklığıyla yazdım. Üstünden seneler geçmesine rağmen olaya tekrar tanık olmak aslında artık pek de etkilemeyen duygunun son kırıntılarını da görüp sağaltmama yardımcı oldu galiba.

Kitap boyunca sık sık “normal insan olabilmek” özlemi hissediliyor. Gerçekten de ruhsal zorluk yaşayan pek çok insanın ortak arzusu önce “normal” olabilmek oluyor. Tek başına sokağa çıkabilmek, toplu taşımaya binebilmek, bir kafede oturabilmek ya da kalabalık içinde rahat nefes alabilmek… O dönemde sizin için “normal olmak” ne anlama geliyordu? Bugün aynı kavrama baktığınızda onu nasıl tanımlıyorsunuz?

Tam tarif ettiğiniz gibi insani boyuttan baktığınızda bir süre bunların hiçbirini yapamamak müthiş bir yalnızlık ve toplumda dışlanmışlık hissi yaratıyor. Sosyalleşmek ve insanlarla iletişim halinde olmak sağlıklı bir hayat sürmenin en önemli öğelerinden biri. O dönem herkesin kolaylıkla yaptığı şeyler bana o kadar zor geliyordu ki, hayalimde normal olmak ve bunları özgürce yapabilmek büyük bir yer tutuyordu. Bugün de aynı fikirdeyim. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde “sevgi ve ait olma ihtiyacı” diye yazılan kavram, bugün birçok insanın maalesef eksikliğini duyduğu şeylerden biri. Şimdiki hayat düzeni, insan ilişkilerini normal boyuttan biraz uzaklaştırmaya başladı.

“Hiç kimse kafasında kurmuyor ve abartmıyor, bunu gerçekten yaşıyor”

Kitabınızda sık sık “utanma” duygusu geçiyor. Ruhsal sorunlar gerçekten de bazen utançla birlikte yaşanıyor. İnsan yaşadığı sorunlardan çok başkalarının gözünde güçsüz görünmeyi dert ediyor. Sizce utanç duygusu nereden besleniyor? Bugün biri size “Panik atak geçiriyorum ama kimseye söyleyemiyorum,” dese, ona ilk olarak ne söylerdiniz?

İnsan kendine psikolojik bir hastalığı yakıştıramıyor. Bahsettiğimiz yıllarda bu konular daha da kapalı ve üstü örtülen konulardan biriydi. Kişiye yapıştırılan etiketler bazen bir utanç duygusuna sebep olabiliyor. Bunu şimdi yaşayan kişilere şunu söylemek isterim ki; panik atak da mide hastalığı gibi, tansiyon gibi, diyabet gibi vücudumuzun bir bölgesinde oluşan bir hastalık ve iyileştirilebilir. Bu yüzden çekimser olmayıp yardım istemek ve “Ben bir panik atak hastasıyım” demek utanılacak bir şey değil. Yalnız değilsiniz…

Hayatın zorlayıcı dönemlerinde insanı kötü niyetli sözler kadar iyi niyetle söylenmiş ama anlaşılmadığını hissettiren cümleler de incitebiliyor. Bugün benzer bir süreçten geçen birinin yakınına ne söylemesini ve ne söylemekten kaçınmasını önerirsiniz?

Bir panik atak hastasına veya atak geçiren birine söylenebilecek en güzel cümle, “Sana nasıl yardım edebilirim?” dir. Bu soru adeta ihtiyacı giderir, karşıdakini rahatlatır ve çözüm odaklıdır. Herkesin öğrenmesi gereken bir cümle bence. Lütfen bunu yaşayan birine “Abartıyorsun, kafanda kuruyorsun, biraz dinlen geçer…” gibi cümleler kurmayın. İnanın hiç kimse kafasında kurmuyor ve abartmıyor, bunu gerçekten yaşıyor.

Ya bir atak geçirirsem?

Kitabınızın bir yerinde korkuyu “dozunu kaçırmış bir mekanizma” olarak tanımlıyorsunuz. Bu benzetme oldukça çarpıcı. Siz korkunun aslında sizi korumaya çalıştığını ne zaman fark ettiniz? Bu farkındalık, onunla kurduğunuz ilişkiyi nasıl değiştirdi?

Şunu söylemem gerekir, panik atağın korkusu panik ataktan daha ağırdır. Günlerce hatta aylarca “Ya bir atak geçirirsem?” korkusu hayatınızı zindan eder. Sizi bir hapishaneye tıkar, çünkü o kriz gelmesin diye hayatınızı değiştirmek zorunda kalırsınız. Yani günü kurtarmak için çareler ararsınız. Ben doktorumun rehberliğinde korktuğum şeyleri belirleyip onların üstüne gittiğimde bu ilişki tamamen değişti. Ben de değiştim doğal olarak. Elbette kökenine inmek ve aslında sürekli şekil değiştirebilen korkunun var olma nedenini bulmak için bir uzmandan yardım alarak gerekir.

İnsan zor zamanlardan geçerken kendisini iyileştirecek tek bir yöntem, tek bir kişi ya da tek bir kırılma anı arayabiliyor. Oysa bazı yolculuklar geriye dönüp bakıldığında, birbirini tamamlayan pek çok deneyimin ortak emeğiyle şekilleniyor. Kitabınızda doktorlardan ilaç tedavisine, spiritüel çalışmalardan Reiki’ye kadar farklı yöntemlerden söz ediyorsunuz. Farklı tedaviler, eğitimler ve yüzleşmelerle örülü uzun bir yolculuk anlatıyorsunuz. Bugün biri size “Nereden başlamalıyım?” diye sorsa, bu yolculuktan süzülen en temel tavsiyeniz ne olurdu?

Burada en temel yol gösterici kişinin kendi hisleri. Doğru bir yer yok. O kişiye göre doğru bir yer var. İyileşme niyetiyle yola çıktığınızda inanın, ihtiyacınız olan tüm olanaklar karşınıza teker teker çıkıyor. Olması gereken olması gereken zamanda önünüze geliyor, aklınıza düşüyor. Bir kitap, bir yöntem, bir yol gösterici… Yeter ki siz cesaretle ilk adımı atın…

İyileşme insanın içinde büyüyen bir süreç. Bir gün uzun zamandır korktuğu bir yere gidebildiğinde, eskisi kadar kaygılanmadığını hissettiğinde ya da hayatını yeniden planlamaya başladığında dönüp geriye bakar ve aslında epey yol aldığını görür. Siz kendi yolculuğunuzda iyileştiğinizi ilk ne zaman hissettiniz? Hafızanızda bununla özdeşleşen bir an ya da size “Artık başka bir yerdeyim,” dedirten bir deneyim var mı?

Bununla ilgili en önemli deneyimim, kitapta da yazdığım gibi uçakla tek başıma Venedik’e gitmek diyebilirim. O seyahati tek başına tamamlamak, kimseye ihtiyaç duymadan bir şey başarmak muhteşem bir histi. Bu deneyimden sonra artık özgürüm diyebildim. Her istediğinizi, istediğiniz zaman ve istediğiniz şartlarda yapabilmek artık başka bir yerde olduğunuzun kanıtı bence.

“Bir şeyi kabul edip alan açtığınızda onunla olan ilişkiniz de değişiyor.”

Bazı kitaplar bir olayla başlar ama okurunu bambaşka bir yolculuğa çıkarır. Bu kitabı okurken ben de panik atağın ötesinde insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye, kontrol etme arzusuna, kabullenmeye ve anlam arayışına dair güçlü bir anlatıyla karşılaştım. Kitabınızı tek bir cümleyle tanımlamanız gerekse, onun özünde neyin hikâyesini anlattığını söylerdiniz?

Hayatın içinde kaybolmak ve kendini yeniden bulmak…

Kitabın sonunda ACT yaklaşımına özel bir bölüm ayırıyorsunuz. ACT yaklaşımı, acıyı yok etmeye değil, onunla kurduğumuz ilişkiyi dönüştürmeye odaklanıyor. Uzun yıllar korkuyu yenmeye çalışmış biri olarak, korkuyla mücadele etmekten onunla yaşamayı öğrenmeye uzanan bu dönüşüm sizde nasıl gerçekleşti?

Biz doktorumla “Bilişsel Davranış Terapisi” üzerinden ilerledik. Ben çok fayda sağladım. Belki başka birisi başka bir terapiden fayda sağlar. ACT şu an uygulanan bir yöntem. O dönemlerdeki yöntemle korkuların üzerine gittik. Burada önemli detay, kabul etmek. Bir şeyi kabul edip alan açtığınızda onunla olan ilişkiniz de değişiyor. Bu yüzden kabul ve kararlılık terapisi bence hayatın her alanında uygulanabilir; bu konuda eğitimli uzmanlardan destek alarak elbette.

Yani aslında bakış açısı değişince her şey değişiyor.

Kitapta “Hayat karşıma neyi düzeltmem gerekiyorsa onu çıkarıyor.” diyorsunuz. Bu cümle, yaşananları bir tesadüf olarak görmek yerine onlardan öğrenmeye çalışan bir bakış açısını çağrıştırıyor. Yine bu bağlamda bir bölüm var. Meditasyon kampında seslerden, insanların davranışlarından ve dış dünyadaki pek çok ayrıntıdan rahatsız olduğunuzu anlatıyorsunuz. Hocanızın “Bu sizinle ilgili,” cümlesi ise kitapta önemli bir kırılma anı gibi duruyor. Bu düşünce hayatla kurduğunuz ilişkiyi nasıl değiştirdi?

Bu düşünce hey şeye bakış açınızı değiştiriyor. İçe dönüp sorgulamaya başlıyorsunuz. Bu şey, bu kişi, bu ortam beni niye rahatsız ediyor. Bunun üzerine tefekkür etmeye başladığınızda cevap geliyor. Bir anlayış geliyor. Bir şeyi anladığınızda da değişiyorsunuz zaten. Yani aslında bakış açısı değişince her şey değişiyor.

“Artık başka istekler düşünüp hayal etme zamanı gelmişti.” diyorsunuz. Uzun yıllar tek bir mücadeleye odaklandıktan sonra yeniden hayal kurabilmek size hayat hakkında ne öğretti?

Hayal kurabilmek ve bunu gerçekleştirebileceğinizi bilmek müthiş bir duygu. Düşünsenize yıllardır yapamadığınız her şeyi yapmaya muktedirsiniz. Bir hayal kur, adım at, ve üstünde çalış… Hayat bana kalpten istediğim ve emek harcadığım her şeyin gerçekleşebileceğini öğretti.

“İnsanın olmanın en temel gerçeği hatta aslında hayatın diyelim, değişime uyum sağlayabilmek. Bu uyumu yakalayabilmek için akışta kalmak ve kendine güvenmek gerektiğini öğretti hayat bana.”

“Panik atak geçti ama huzurlu değildim,” cümleniz, semptomların iyileşmesiyle insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin dönüşmesinin her zaman aynı şey olmadığını düşündürüyor. Siz bu ayrımı ne zaman ve nasıl fark ettiniz?

İyileşmek ve dönüşüm bence farklı şeyler. Evet semptomları giderdiniz, artık daha özgür ve özgüvenlisiniz, ama bunları bir daha yaşamamak için kendinize nasıl bir yatırım yapıyorsunuz. Kendinizi nasıl geliştiriyorsunuz? Bu yüzden yıllardır hâlâ eğitimler alıyorum, workshoplara katılıyorum, yol göstericilerle çalışıyorum. Dönüşüm bir anda değil, yıllar içinde oluyor.

Bir kitabın sonunda yer alan alıntılar ve şiirler çoğu zaman yalnızca beğenildiği için seçilmez yazarın yolculuğunu tamamlayan, okurla vedalaşırken söylemek istediği son sözü taşır. Kitabınızı Amado Nervo’nun şiiriyle bitiriyorsunuz. Şiir “Hayat bana borçlu değilsin” diyor. Bu şiirle yollarınız nasıl kesişti? Bu dizelerin sizin yaşam yolculuğunuzdaki karşılığı nedir?

Bu şiirle sevgili Evrim Kuran sayesinde tanıştım. Her satırında bana hayat yolculuğumu hatırlattı. Yıllarca yaşadıklarımdan dolayı hayatın bana borçlu olduğunu düşündüm. Zaman borçluydu, para borçluydu; arkadaşlar, sevgi ve aşk borçluydu. Oysaki bunların olmamasının bir sebebi var. Bu olanlar aslında sizin gelişiminiz için gerekli ve sizin en yüksek hayrınıza. Fakat şiirde de dediği gibi “kaderimin mimarı bendim”. Yani bu başına gelenlerle sen ne yapacaksın? Oturup kaderine mi küseceksin, yoksa bir adım atıp yeni yollar mı yaratacaksın? Ben adım attım ve bu kitabı yazdım. Dilerim okuyanlara faydalı olur.

Panik atakla başlayan yolculuğunuz, kitap ilerledikçe insanın kendisiyle ve hayatla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesine dönüşüyor. İyileşmek ve olgunlaşmak çoğu zaman iç içe geçse de aynı şeyi anlatmıyor. Bugün geriye dönüp baktığınızda siz bu yolculuğu hangi kavramla tanımlarsınız? Ve bu yolculuk size insan olmanın en temel gerçeği hakkında ne öğretti?

Yolculuk spiral bir şekilde ilerliyor. Kendinize ve hayatınıza yaptığınız her yatırım bir sonraki adımınıza destek oluyor. Tek bir şeyi farklı yapsanız belki şu anda ulaştığınız seviyeye gelmeyecektiniz. İnsanın olmanın en temel gerçeği hatta aslında hayatın diyelim, değişime uyum sağlayabilmek. Bu uyumu yakalayabilmek için akışta kalmak ve kendine güvenmek gerektiğini öğretti hayat bana. Olanda da olmayanda da bir hayır var. Su gibi olmak ve uyum sağlayabilmek…


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

serda-kranda-kapucuoglu_
Kitap projeleri, yayın danışmanlığı, yazar koçluğu ve geliştirici editörlük yapıyor. Jungian Koç. Birdenbire adlı ilk romanını 2022’de yayımladı. Kurucusu olduğu ZB Akademi’nin Serda Kranda Akademi markası altında hem kurumlar hem de bireyler için editörlük ve yazarlık atölyeleri düzenliyor, editoryal danışmanlık veriyor. 21 Gün Okuyanları adlı okuma kulübünün kurucusu. Mümkün Dergi’nin ve 360 derece editörlük ve yayın danışmanlığı hizmetleri veren Mümkün Ajans’ın kurucu ortaklarından. Edebiyat, felsefe, mitoloji ve psikolojiyle ilgileniyor. 1979 İstanbul doğumlu. Evli, kedili ve iki kız annesi.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.