Modern İnsanın Kabileleri: Gerçekten Kendi Kararlarımızı mı Veriyoruz?
Kitap

Modern İnsanın Kabileleri: Gerçekten Kendi Kararlarımızı mı Veriyoruz?

Michael Morris’in Kabile (Tribal: How the Cultural Instincts That Divide Us Can Help Bring Us Together) kitabı, son yıllarda siyasal kutuplaşma, kimlik çatışmaları ve toplumsal ayrışmayla neredeyse eş anlamlı hâle gelen “kabilecilik” kavramını başka bir yerden düşünmeye davet ediyor. Columbia Business School’da kültürel psikoloji ve örgütsel davranış alanlarında çalışan Morris’in çıkış noktası oldukça iddialı: İnsanlığın temel sorunlarından biri olarak gördüğümüz kabile içgüdüsü, aynı zamanda insan türünün bu ölçekte iş birliği kurabilmesini, bilgi biriktirebilmesini ve kültür yaratabilmesini sağlayan en önemli yeteneklerinden biridir. Dolayısıyla Kabile, “insanlar neden biz ve onlar diye ayrılır?” sorusuyla yetinmiyor; daha temel bir sorunun peşine düşüyor: İnsan neden bir gruba ait olmaya ihtiyaç duyar ve bu aidiyet davranışlarımızı sandığımızdan ne kadar fazla belirler? Morris’in kitabı 2024’te yayımlandı ve kültürel psikoloji alanındaki uzun akademik çalışmalarını geniş okur kitlesine taşıyan ilk popüler bilim kitabı niteliğinde.

Kitabın en güçlü yanı, kabile kavramını yalnızca etnik ya da geleneksel topluluklarla sınırlamaması. Morris için modern insan da kabileler içinde yaşar. Şirketler, siyasi partiler, dinî topluluklar, meslek grupları, taraftar toplulukları ve başka kolektif kimlikler, bireyin kendisini konumlandırdığı kültürel yapılardır. Buradaki “kabile” biyolojik akrabalıktan çok ortak anlamlar, normlar, semboller, davranış kodları ve hikâyeler etrafında oluşan aidiyeti ifade eder. Bu bakımdan kitap antropolojiyle sosyal psikolojinin kesiştiği verimli bir alana yerleşiyor. İnsan davranışını yalnızca bireysel tercihlerin sonucu olarak okumak yerine, kişinin çevresindeki insanların ne yaptığına, kimi örnek aldığına ve geçmişten hangi davranışları devraldığına bakmamız gerektiğini söylüyor.

Michael Morris’in Kabile Teorisi: Akran, Kahraman ve Ata İçgüdüsü

Michael Morris’in Kabile Teorisi: Akran, Kahraman ve Ata İçgüdüsü

Morris’in teorik çerçevesinin merkezinde üç temel kültürel mekanizma bulunuyor: akran içgüdüsü, kahraman içgüdüsü ve ata içgüdüsü. Bunlardan ilki, çevremizdeki insanların davranışlarına bakarak neyin normal olduğunu anlamamızı sağlayan akran içgüdüsüdür. İnsan çoğu zaman kendisini tamamen bağımsız karar veren bir özne olarak algılasa da sosyal dünyada “normal” dediğimiz şey büyük ölçüde başkalarını gözlemleyerek oluşur. Bir davranışın yaygınlaştığını gördüğümüzde onu daha kabul edilebilir, güvenli veya doğru bulmaya başlayabiliriz. Morris bu mekanizmayı yalnızca körü körüne uyum göstermek şeklinde yorumlamaz; akranlardan öğrenmenin insan topluluklarının bilgiyi son derece hızlı biçimde yayabilmesini sağlayan evrimsel bir avantaj olduğunu ileri sürer.

Bu yaklaşım günümüz dijital kültürünü düşünmek açısından özellikle çarpıcıdır. Sosyal medya platformlarında bir davranışın, estetik anlayışın, tüketim biçiminin veya görüşün birkaç gün içinde milyonlarca insan tarafından benimsenebilmesi, Morris’in akran içgüdüsü kavramıyla birlikte okunduğunda daha anlaşılır hâle gelir. İnsanlar yalnızca bir içeriği görmez; aynı zamanda kaç kişinin onu beğendiğini, paylaştığını, yorumladığını ve tekrar ettiğini de görür. Böylece sosyal onay görünür ve ölçülebilir hâle gelir. Trendlerin gücü biraz da buradan doğar. İnsan yalnızca “Bunu beğendim” diye düşünmez, farkında olmadan “Benim ait olduğum insanlar bunu yapıyor” bilgisini de edinir. Bu nedenle Kabile, doğrudan sosyal medya üzerine yazılmış bir kitap olmamasına rağmen algoritmik kültürü anlamak için oldukça işlevsel bir teorik çerçeve sunar.

İkinci mekanizma olan kahraman içgüdüsü, çoğunluğa değil statü sahibi, başarılı, saygın veya görünür kişilere bakmamızı açıklar.

İkinci mekanizma olan kahraman içgüdüsü, çoğunluğa değil statü sahibi, başarılı, saygın veya görünür kişilere bakmamızı açıklar. İnsan yalnızca “Herkes ne yapıyor?” sorusuna göre hareket etmez, “Değer verdiğim insanlar ne yapıyor?” sorusunun cevabı da davranışlarını biçimlendirir. Morris’e göre prestij sahibi kişileri taklit etme eğilimimiz kültürel öğrenmenin temel araçlarından biridir. Başarılı kişinin yalnızca başarısını değil, başarısıyla ilgisi olup olmadığını bilmediğimiz davranışlarını bile taklit edebiliriz. Günümüzde influencer kültürü, CEO mitolojileri, ünlülerin yaşam rutinleri, sporcuların beslenme programları ve kişisel gelişim dünyasının “başarılı insanların sabah rutinleri” gibi içerikleri tam da bu mekanizma üzerinden okunabilir. Morris’in başka söyleşilerinde verdiği örneklerde de insanların sporcuların ne yediğine veya tanınmış kişilerin davranışlarına duyduğu merak, bu prestij temelli öğrenmenin gündelik karşılıklarından biri olarak açıklanır.

Üçüncü mekanizma ise ata içgüdüsüdür. Burada belirleyici olan çoğunluk veya prestij yerine geçmişin otoritesidir.

Üçüncü mekanizma ise ata içgüdüsüdür. Burada belirleyici olan çoğunluk veya prestij yerine geçmişin otoritesidir. İnsanlar bazı davranışları neden işe yaradığını bütünüyle bilmeden sürdürebilir; çünkü “biz bunu hep böyle yaptık” cümlesi kendi başına güçlü bir kültürel gerekçe yaratabilir. İlk bakışta irrasyonel görünen bu eğilimin Morris açısından önemli bir işlevi vardır: Her neslin bütün bilgiyi sıfırdan keşfetmek zorunda kalmasını engeller. Gelenek, ritüel, kurum hafızası ve kuşaklararası aktarım sayesinde kültür bilgi depolayan bir sisteme dönüşür. Morris’in yaklaşımında insanlığın olağanüstü başarısının önemli bir kısmı bireysel zekâdan değil, kümülatif kültürel öğrenmeden kaynaklanır; bir kuşağın öğrendiğini sonraki kuşağın devralması ve geliştirmesi sayesinde kültürel bilgi katmanlaşır.

Kabile, Aidiyet ve Kültürel Kimlik: Gerçekten Ne Kadar Bireyiz?

Kitabın antropolojik açıdan en değerli taraflarından biri tam burada ortaya çıkıyor. Modern toplum bireyi çoğu zaman özerk, rasyonel ve tercihlerini kendi başına oluşturan bir özne olarak tasvir eder. Morris ise insanın hiçbir zaman kültürden bağımsız bir karar verici olmadığını hatırlatıyor. Ne giydiğimizden nasıl yas tuttuğumuza, başarıyı nasıl tanımladığımızdan çocuk yetiştirme biçimlerimize kadar sayısız davranışın arkasında görünmez kültürel senaryolar bulunuyor. İnsan “Ben böyle istiyorum” derken bile isteğinin hangi bölümünün gerçekten bireysel, hangi bölümünün grubundan öğrenilmiş olduğunu ayırmak kolay değildir. Bu nedenle Kabile, bireysellik çağında yaşadığımız düşüncesini rahatsız edici ama verimli bir biçimde sorgulatıyor: Belki de modern insan kabilelerden kurtulmadı; yalnızca kabilelerinin biçimi değişti.

Morris’in önemli katkılarından biri de kültürü durağan bir yapı olarak görmemesidir. Eski kültür çalışmalarında zaman zaman karşılaşılan “şu toplum böyledir, bu toplum şöyledir” türündeki özcü açıklamalar yerine kültürün değişken, öğrenilen ve yeniden üretildikçe dönüşen bir sistem olduğunu savunur. Bu yaklaşım, kültürel psikolojinin daha dinamik damarını temsil eder. Morris’in akademik çalışmalarının da kültürü sabit ulusal özellikler toplamı olmaktan çıkarıp belirli durumlarda etkinleşen kültürel kodlar üzerinden düşünmeye katkı sunduğu belirtilmektedir.

Bir yandan da Morris kabile içgüdülerinin kötü olmadığını göstermek konusunda oldukça ikna edici olsa da zaman zaman onların olumlu biçimde yönlendirilebileceği konusunda fazla iyimser davranıyor.

Bir yandan da Morris kabile içgüdülerinin kötü olmadığını göstermek konusunda oldukça ikna edici olsa da zaman zaman onların olumlu biçimde yönlendirilebileceği konusunda fazla iyimser davranıyor. Çünkü “biz” duygusunun dayanışma yaratmasıyla “onlar” kategorisinin üretilmesi arasında çok ince bir sınır vardır. Bir topluluğu birbirine bağlayan semboller, hikâyeler ve kahramanlar aynı zamanda o topluluğun dışında kalanları değersizleştirmenin araçlarına dönüşebilir. Milliyetçilik, politik kutuplaşma, dinsel fanatizm veya dijital linç kültürü düşünüldüğünde kabile psikolojisinin karanlık yüzünü yalnızca yanlış yönlendirilmiş bir kültürel mekanizma olarak açıklamak yetersiz kalabilir. Morris bu tehlikeyi inkâr etmez; kabile psikolojisinin günümüzdeki çatışmaların bir parçası olduğunu açıkça kabul eder. Ancak kitabın genel yönelimi, bu içgüdülerin doğru kullanıldığında toplumsal iş birliğinin güçlü araçlarına dönüşebileceği fikridir.

Kabile Kitabına Eleştirel Bir Bakış: Kültür Her Şeyi Açıklayabilir mi?

Burada kitaba yöneltilebilecek daha kapsamlı eleştiri, kültürel psikolojinin açıklama gücüyle politik ekonomi arasındaki gerilimdir. Toplumsal kutuplaşmanın tamamını psikolojik ve kültürel mekanizmalar üzerinden anlamaya çalıştığımızda sınıfsal eşitsizlikler, ekonomik çıkarlar, kurumsal güç ilişkileri ve medya sahipliği gibi yapısal faktörlerin ağırlığı azalabilir. Financial Times değerlendirmesinde de kitabın ekonomik eşitsizlik gibi derin yapısal sorunların psikolojik çözümlerle aşılamayacağını yeterince hesaba katmadığına işaret edilir. Benzer biçimde The Irish Times incelemesi, Morris’in aynı kültürel değişim modelini hem sivil hak mücadeleleri gibi toplumsal dönüşümlere hem de şirketlerin performans odaklı kültür değişimlerine uygulamasının teorinin ikna gücünü yer yer zayıflattığını öne sürer.

Bu eleştiri önemlidir çünkü bir şirket çalışanının kurum kültürüne uyum sağlamasıyla bir toplumun siyasal kutuplaşmasının çözülmesi aynı ölçek ve güç ilişkileri içinde gerçekleşmez. İnsan davranışını yalnızca “hangi kabileye aitiz?” sorusuyla açıklamak, bazen “bu kabileleri oluşturan maddi koşullar nelerdir?” sorusunu arka plana itebilir. Dolayısıyla Morris’in teorisi güçlü bir açıklama modeli sunmakla birlikte total bir toplum teorisi olarak okunmamalıdır. Kitabın kavramsal araçları psikolojik ve kültürel düzeyde son derece işlevseldir fakat sınıf, iktidar, ekonomik eşitsizlik ve kurumsal çıkarlarla birlikte düşünüldüğünde çok daha güçlü hâle gelir.

Kitapta örnek bolluğunun zaman zaman tekrar hissi yarattığı da söylenebilir. Morris akademik teoriyi geniş okur kitlesine ulaştırmak amacıyla tarih, siyaset, spor ve iş dünyasından çok sayıda vaka kullanıyor. Bu anlatım kitabı okunabilir kılıyor ancak temel üçlü model yerleştikten sonra bazı örnekler yeni bir teorik katman eklemekten çok aynı tezi yeniden kanıtlama işlevi görüyor.

Michael Morris’in Kabile Kitabı Bize Bugünün Dünyası Hakkında Ne Söylüyor?

Michael Morris’in Kabile Kitabı Bize Bugünün Dünyası Hakkında Ne Söylüyor?

Bütün bunlara rağmen Kabile önemli bir kitap, çünkü çağımızın en kolay suçlanan kavramlarından birini ters yüz ediyor. Morris bize kabilelerden kurtulmamızı önermiyor. Bunun mümkün olmadığını düşünüyor. İnsan aidiyet arayan, başkalarından öğrenen, örnek aldığı kişileri takip eden ve geçmişten devraldığı hikâyelerle dünyaya anlam veren kültürel bir canlıdır. Sorun kabilelere sahip olmamızdan çok, hangi kabilelerin içinde bulunduğumuz, onların normlarını nasıl öğrendiğimiz, kimi kahramanlaştırdığımız ve geçmişten hangi hikâyeleri taşımayı seçtiğimizdir.

Bu nedenle kitabın sonunda okurda kalan en güçlü düşünce, bireyselliğin sınırlarına ilişkindir. Kendimizi bağımsız bireyler olarak anlatmayı seviyoruz fakat tercihlerimizin önemli bir bölümünü çevremizdeki insanlardan, hayranlık duyduğumuz figürlerden ve bizden önce yaşayanlardan öğreniyoruz. Morris’in üçlü modeli bu görünmez kültürel mimariyi fark etmek için oldukça kullanışlıdır: Akranlarımız bize neyin normal olduğunu, kahramanlarımız neyin değerli olduğunu, atalarımız ise neyin devam ettirilmeye layık olduğunu öğretir. Kültür de tam olarak bu üç yönlü öğrenme hareketinin içinde sürekli yeniden üretilir.

Kabile bu açıdan yalnızca “kabilecilik” üzerine okunacak bir kitap değildir. Aidiyet, kimlik, sosyal medya, liderlik, tüketim kültürü, politik kutuplaşma, örgüt kültürü ve toplumsal değişim üzerine düşünmek isteyenler için güçlü bir kavramsal araç kutusu sunar. Kitabın en kıymetli katkısı ise kabile psikolojisini ortadan kaldırılması gereken ilkel bir kalıntı olarak değil, yönetilmesi ve anlaşılması gereken insani bir kapasite olarak göstermesidir.

Morris’in tezi kabul edildiğinde soru da değişir. Kabilelerimizden nasıl kurtulacağımızı düşünmek yerine bizi kimlerle aynı “biz”in içine yerleştiren kültürel mekanizmaların nasıl çalıştığını düşünmeye başlarız. Kendimize ait olduğunu düşündüğümüz fikirlerin, zevklerin, değerlerin ve hatta kimliğimizin ne kadarı gerçekten “bizim”, ne kadarı ait olduğumuz kabilelerin içimizde konuşmaya devam eden sesidir?


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Aslı Yirsutimur
Aslı Yirsutimur, iletişim, yazarlık ve içerik stratejisi alanlarında çalışan bir içerik editörü ve yazardır. Kişisel gelişim, psikoloji, kültür ve dijital dönüşüm ekseninde; yüzeysel motivasyon dilinin ötesine geçen, düşünsel derinliği olan metinler üretir. Yazılarında bireysel deneyim ile toplumsal bağlamı birlikte ele alır; çağdaş insanın duygusal, zihinsel ve iletişimsel meselelerini eleştirel bir perspektifle inceler. Dijital içerik üretimi, editoryal kurgu ve anlatı dili üzerine çalışmakta; farklı mecralar için nitelikli ve sürdürülebilir içerik modelleri geliştirmektedir.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.