“Modern hayatın belirsizlikleri, her gün omuzlarımıza binen gizli baskılar ve ruhumuzun derinlerinde taşıdığımız çocukluk izleri… Kendi anksiyete yolculuğunu nörobilim ve modern psikoterapi ile buluşturan Psikolog Özlem Tokgöz Özsoylar, yeni kitabı “Endişeye Mahal Var”ile tam da canımızın yandığı, çok tanıdık bir yerden sesleniyor. Panik atağı bir ‘bozukluk’ veya ‘güçsüzlük’ olarak gören ezberleri kökünden yıkan Özsoylar ile endişeyle barışmanın formülünü ve Türk tipi aile yapısının ruhumuzda bıraktığı o en derin izi, yani ‘anne yaramızı’ konuştuk. Özlem Tokgöz Özsoylar çok tanıdık bir yerden sesleniyor bize. Bu söyleşide kendinizden mutlaka bir parça bulacaksınız.
Kaygı ve panik atak için uygulamalı bir çalışma kitabı yazdınız. Kitap sadece panik atak ve kaygısı olanlar için değil de bence Türkiye’de yaşayan herkes için yazılmış gibi. Özlem Hanım ne dersiniz, nasıl anlatırsınız kitabı?
Katılıyorum size. “Kaygı ve Panik Ataklar İçin Uygulamalı Çalışma Kitabı” dedik ama aslında zorlandığımız her türlü duygu, durum ve his için geçerli oradaki çalışmalar. İçinden geçtiğimiz belirsizlik sürecinde üzerimizdeki stresin, baskının her geçen gün arttığı bu dönemlerde psikolojik dayanıklılığımızı, bunlarla birlikte kalabilme becerimizi, kapasitemizi nasıl arttırırız? Bununla ilgili yazılmış bir kitap aslında bir taraftan da.

EZBER DEĞİŞİYOR: PANİK ATAK BİR BOZUKLUK DEĞİL, DEĞİŞEN DÜNYAYA VERİLEN BİR TEPKİDİR!
Peki direkt soracağım. Panik atak yaşayan insanlar güçsüz insanlar mı? Bozuk insanlar mı?
Tam tersine, bu bir bozukluk, bir hastalık değil. Panik atak bir hastalık değildir, bir belirtidir. Böyle isimler sınıflandırma için verilmiş olabilir ama bunun bir bozukluk olmadığını, bunun hastalık olmadığını, sinir sistemimizin değişen çevreye uyum sağlayabilmek adına verdiği tepkiler olduğunu, bunun altta yatan bir nedeni olduğunu anlatmak yine bu kitabın temel amaçlarından bir tanesi. Çünkü bunu bir hastalık, bir bozukluk olarak gördüğümüz sürece bunu her yaşadığımızda kendimizi yargılayacağız. Yargılamak sinir sisteminizin verdiği tepkiyi daha da arttıracak. Herkes bunu yaşayabilir. Yapılan çalışmalar dünya üzerindeki kişilerin çoğunun aslında hayatının bir döneminde en az bir kere bir panik atak yaşadığını veya yaşayacağını gösteriyor.
Kitabın adı da o yüzden “Endişeye Mahal Var” zaten. Biz diyoruz ki “Savaşmayı bırak, didişmeyi bırak, yer aç, onunla kalmayı öğren, birlikte oturmayı öğren. Bu olduğunda işte o zaman o en temeldeki amacına daha kolay ulaşacaksın. O zaman rahatlayacaksın. Savaştığın sürece, direndiğin sürece bunu bir bozukluk, bir hastalık, kurtulunması gereken bir virüsmüş gibi gördüğün sürece ne yazık ki bu devam edecek. Belki de şiddetini arttırarak devam edecek bazılarınızda.”
GÖRÜYORSUN DEĞİL Mİ ANNE? ANNE YARASIYLA NASIL BAŞ EDECEĞİZ?
Kitapta sizin ön sözünüz var, annenize yazdığınız; “Görüyorsun değil mi anne? Ben hala o günkü gibi bizim iyiliğimiz için çabalıyorum” satırlarıyla bitiyor. Bizimki gibi Türk tipi aile yapısında bu satırları hissetmeyen yoktur herhâlde. Varsa da çok şanslıdır. Anne yaramızla nasıl baş edeceğiz? Kaygılarımızın en büyük sebebi anne yaramız, değil mi?
Tabii kaygıların kökenine baktığımız zaman çoğu zaman çevremizdekilerin, bir şekilde bizim yetişmemizde rol alan kişilerin genel tavırlarını görüyoruz. Nasıl bir ortamda büyüdüğümüz elbette çok etkili. Bizim ülkemizde de aşırı koruyucu, kollayıcı aile tipi çok yaygın. Yani endişeli, kaygılı. “Aman onu öyle yapma, işte başına şu gelir. Aman sakın buraya gitme, bak böyle böyle olur” tarzı bir yaklaşım. Yani çocuğu sürekli korumaya, kollamaya çalışan bir yaklaşım. Bu da çocuğun en temel ihtiyaçlarından biri olan güven duygusunu zedeliyor. Çocuk alttan alta şunu öğreniyor, dış dünya güvensiz bir yer, ne olacağı belli değil ve ben bununla baş edecek kadar güçlü değilim. Ki kaygı ile ilgili sıkıntıların temelinde çoğunlukla dayanıksızlık şeması dediğimiz kişinin yaşamda başıma bir felaket gelecek ve ben bununla baş edecek kadar güçlü değilim inancı çok yoğun biçimde yer alır. Dolayısıyla işte bu dayanıksızlık şemasının ve bir taraftan da bağımlılık şemasının oluşmasında aslında “Tek başıma bu hayatın yüküyle baş edemem. Mutlaka benim yanımda birilerinin olması lazım” inancı rol oynuyor. Bu tabii olasılıklardan bir tanesi. Bunun dışında kişinin gerçekten de çocukluğunda kendini çaresiz, güvensiz hissettiği travmatik bir deneyim yaşamış olması, böyle bir ortamda büyümüş olması da etkili. Anne baba tam tersi son derece ilgisiz de olabilir ve çocuk her şeyle kendisi tek başına mücadele etmek zorunda kalmış da olabilir.

Bence bizim anne babalarımız sağlığımızla falan çok ilgiliydiler de duygularımızla ilgili değildiler, orada çok bocalıyoruz.
Var ama yok anneler diyoruz biz bazılarına da. Sizin fiziksel ihtiyaçlarınızla, temiz giyinmenizle, yiyip içmenizle, ödevlerinizle son derece ilgilenir. Fakat çocuğun duygusal ihtiyaçları yani onunla oturup bir oyun oynamak, gözlerinin içine bakmak, onu dinlemek, onun duygularına yer açmak, alan açmak, çocuk kaygılandığında, üzüldüğünde bunları bastırmasını ya da yok saymasını önermek yerine onunla o duygunun içinden geçmek gibi şeyler yok tabii.
Siz nasıl süreçlerden geçtiniz?
Benim 20’li yaşlarımın başında babamı çok ani bir biçimde kaybedişimle başladı süreç. Beraberinde maddi manevi çok büyük yıkımlar ve kayıpların olduğu bir sürecin içerisine girdim ve uzunca bir süre o sürecin içerisinde kaldım. Tabii o dönem panik atağın ne olduğunu vesaire lisans eğitiminden biliyordum ama detaylarına çok hâkim değildim ve bu hakikaten de dehşeti yaşattı bana. Bununla baş etmeye çalışırken pek çok teknik denedim, psikiyatristlere de gittim, psikologlara da gittim ama bana en çok faydası olan şey bu duyguya yer açmak, onu kabullenmek ve bunu yargılamayı bırakmak oldu.
Bunların aslında geçici olduğunu, yani hep böyle kalmayacağını, geçici bir süreç olduğunu bilmek benim çok işime yaramıştı. Zaten benim işime yarayan bütün bu teknikleri, uygulamaları, bakış açılarını kitaba seçerek aldım ve üç sac ayağında inceledik. Bir tanesi sinir sistemi. Gerçekten sinir sistemini bilmek bu işle baş etmenin çok önemli bir parçası. Çünkü panik atak sırasında verdiğimiz bedensel tepkilerimizi anormal, korkunç, felaket, dehşet, hastalık ya da ölüm gibi kodlamak bizi sıkıntıya sokuyor zaten. Sinir sisteminin savaş kaç modunda çok uzun süreler geçirmiş olduğunu, dolayısıyla esnekliğini kaybetmiş olduğunu bilmek ve sinir sistemini tekrar esnetebilmek, duruma uygun tepki vermesini sağlayabilmekle ilgili teknikleri bilmek çok işime yaradı. İşin bir ayağı sinir sistemi, bir ayağı mindfulness o duygularla birlikte kalabilmek, öz şefkat, bir ayağı da çocukluk yaraları.

KURTULMAYA ÇALIŞTIĞIN BİR VİRÜS MÜ, YOKSA MİSAFİRİN Mİ? ENDİŞEYLE BİRLİKTE OTURMAYI ÖĞRENMEK
Siz fiziksel egzersizlerden ve fiziksel olarak fark etmekten bahsetmişsiniz. “Önce kendi bedenini kontrol etmeyi öğrenmek gerek” diyorsunuz ama bunu yaşarken o kadar acayip bir şey oluyor ki hiçbir şeyi kontrol edemiyorsun. Atağın geleceğine dair hiçbir belirti yok. Deliriyorum sandım ben panik atak geçirirken ve sokaktaydım. O durumda tek yapabildiğim taksiye binip eve dönebilmek olmuştu.
İşte tam da o yüzden bu iş biraz idman işidir. Şimdi şunu diyor insanlar çok haklı olarak sizin de söylediğiniz gibi, “O sırada kitleniyoruz, aklımıza hiçbir şey gelmiyor, yaşam, ölüm kalım mücadelesi veriyoruz. Bunlar aklımıza gelemez.”
Evet, gelmez tabii ki. Çünkü o sırada sinir sistemin gerçekten de senin çok yoğun bir tehdit altında olduğunu düşündüğü için “Bir an önce oradan kaç, kurtul ya da o tehditle eğer savaşabiliyorsan savaş” diyor. Önceliği bu sinir sisteminin. Dolayısıyla bedensel süreçler bir kere başladıktan sonra onlara müdahale etmek daha zordur. Hatta bazen çok da imkansıza yakındır. Çünkü bu şunun gibidir “koşuyorum ama kalbim atmasın” öyle bir şey olabilir mi? Koşarsanız kalbiniz daha hızlı çarpar. Panik atak da bunun gibi bir şey.
O sırada sinir sistemini eğer yaşamsal bir tehdit algıladıysa tabii ki o belirtileri verecek ve onların her birinin altında aslında senin hayatta kalmanla ilgili mantıklı bir sebep var. Vücudun o sırada belki senin kaplandan kaçtığını zannediyor ama sen şehirdesin ve “Nereden çıktı bu şimdi” diyorsun. Evet, ama aslında altında başka şeyler var. Bir koku, bir görüntü, belki günlerdir biriken başka bir şey, stres, pek çok faktör olabilir. Mevzu aslında o sırada bizim bunu korkunç olarak gördüğümüz için kendimize yakıştıramamamız. Ellen Ginsberg’in çok güzel bir sözü var:
“Acının kendisinden çok onu kendimize yakıştıramamak asıl ızdırabımızın nedenidir”
Şimdi aklıma yine sizin ilk sorunuz geldi. Bunu yaşayanlar güçsüz insanlar mı? Aksine güçle kafayı bozduysanız sizde çıkma olasılığı daha çok var. Kendi yaralarını, kendi kırılganlığını, tırnak içinde zayıflıklarını aslında son derece insani tepkilerini kabullenemiyorsan asıl o zaman ortaya çıkıyor. “Beni gör” diyor, “Ben de buradayım ve ben beni görmen lazım gitmem için.” Evet tabii ki güçlü ol da güçlü olmak hiç kırılmamak demek değil. Güçlü olmak hiç kaygılanmamak demek değil. İşte bunları biz bilmiyoruz. Kafamızda hep ya siyah ya beyaz. O düşünce tarzını da kırmamız gerekiyor. O yüzden tırnak içinde güçlü insanlarda daha çok görülür.
TÜRKİYE’DE YAŞAYAN HERKES BİRAZ PANİK, BİRAZ YARALI
Günümüz Türkiye’sinde şiddet almış başına gitmiş. Ekonomik açıdan asla kendimizi güvende hissedemiyoruz. Gelecek kaygısı da yine çocuklarımız için ve kendimiz için ve yaşlılığımız için sürüyor ve sürecek gibi görünüyor. Sürekli bir şeyler oluyor. Kimse kendini güvende hissetmiyor panik atağı bir kenara bırakayım, kaygı bozukluğu artık toplumun bence her kesiminde küçük çocuklarda bile var. Şimdi biz bu kadar semptomun içinde yaşarken buradan nasıl çıkacağız? Biz kendimize nasıl öz şefkat gösterebiliriz ki? Hani bir gerçek var ya onu değiştiremiyoruz.
Şimdi gerçeğe gelelim. Evet, gerçek var. Dışarıda bahsettiğiniz unsurlar olurken bir insanın kaygısız olması onun sağlıklı olduğunu mu gösterir? Yok, duygularını reddettiğini gösterir. Dolayısıyla bir kere şunu kabul edeceğiz. Kaygı var ve olacak. Ve kaygı belirli bir raddeye kadar son derece doğal, insani bir duygudur. Her zaman vardır ve olacaktır. Kaygı bizim hayatımızı kurtaran bir şey. Kaygı olmasaydı ben gelecekle ilgili plan yapmazdım. Kaygı olmasaydı ben gelecekle ilgili harekete geçmezdim. Dolayısıyla kaygı insani ve gerekli bir duygudur. Önce bunu kabul edeceğiz.

Her kaygıya kaygı bozukluğu diyemeyiz. Kaygı yaşanması gereken bir şeydir. Tıpkı öfke gibi, zaman zaman utanç gibi, zaman zaman suçluluk gibi, zaman zaman hüzün gibi, her duyguya yer var bizde ve hissettiğim herhangi bir duygu da beni tanımlamaz. Yani ben sadece ondan ibaret değilim. Ben ondan daha fazlasıyım. Ben bunların hepsini içinde barındıran adeta bir misafirhaneyim Mevlâna’nın da dediği gibi. O duygular gelirler ve geçerler. Ha ama geçmiyorsa sürekli nedensiz gibi görünen şekilde bir endişe hali varsa, çok yoğunsa yine bunda da yapılabilecek şeyler var. Yani kaygı bozukluğu ya da panik bozukluk sıkıntısı yaşıyorsam da sinir sistemimle ilgili çalışmalar, düşünce biçimimle ilgili, çocukluk yaralarımla ilgili yapılacak çalışmalar da yine benim bununla birlikte kalabilme kapasitemi arttırıyor. Ve ben kendimle yüzleşmeye, kendimi kabul etmeye, kendime şefkat göstermeye başladıkça inanın onlar da yavaş yavaş azalmaya başlıyor.
Kitapta ilerledikçe kitabın sadece panik atak ya da aşırı kaygı yaşayanlar için olmadığını aslında içinde bence hepimizde var olan o bütün yaraları anlattığını da gördüm ve bu beni kitabın daha çok içine çekti. İçinde yaralı çocuğu buldum, kaygılı bağlanmayı buldum, çocukken yaşanılan şeyleri, büyüyünce verilen tepkileri, sadece panik atak ya da kaygı yok kitapta neden?
Çünkü aslında yaşadığımız çoğu sıkıntının temelinde dönüp dolaşıp aynı yerlere geliyoruz da o yüzden. Siz şu anda ister depresyonda olun ister kaygı, panik atak yaşayın, ister başka birtakım sıkıntılar yaşayın, Carl Jung’un çok sevdiğim bir sözü var; “Tüm akıl hastalıklarının temelinde kişinin meşru acıları reddetmesi yatar” diyor. Çok önemli bir söz bu. Son derece insani, doğal birtakım parçalarımızı kabul etmemenin bir sonucu olarak aslında bunları yaşıyoruz. O yüzden panik ataklar da kaygı da bunlarla ilgili olabilir. Bununla birlikte yaşamaya başladığımızda yapmamız gereken şeylerden biri de kendi çocukluğumuza şöyle bir dönüp bakmak. En temel ihtiyaçlarımız ne kadar karşılandı çocuklukta? Şimdi bundan bahsedince çoğu insan bir savunma olarak şuna geçebiliyor, “Benim annem babam çok iyi insanlar. Ne alakası var? Ben çok rahat bir çocukluk geçirdim.”
Öyle olduğunu zannediyoruz aslında çoğu zaman, öyle olduğuna belki de inanmak istiyoruz. Fakat çoğumuz özellikle 40’larında, 50’lerinde olanlar için söyleyebilirim ki, çocukluğumuz üç aşağı beş yukarı birbirine benzer geçti, şanslı bir azınlık dışında çoğumuz ne yazık ki bilinçsiz bir şekilde büyütüldük ve en temel duygusal ihtiyaçlarımız ihmal edildi. Bunun farkında değiliz çoğumuz. Bu İhmal edilmenin yansımasını da aslında günlük yaşamda nedenini anlamadığımız çoğu tepkimizin altında görüyoruz. Farkında değiliz sadece.
ÜLKECE DİVANDAYIZ: TÜRKİYE BİR PSİKOLOĞA GİTSE!
Kitabı da okurken hep aklıma Türkiye geldi benim. Türkiye bence panik atak yaşayan kaygı bozukluğu olan biri için sınav gibi bir ülke. Türkiye terapi odasına gelse, size gelse ne önerirsiniz? Ne yapardınız? Nasıl tedavi ederdiniz onu?
Tedavi demeyelim çünkü hastalık değil. Güzel bir soru. Evet, bir kere öncelikle yavaşlamasını önerirdim. Yavaşla. Yavaşla ve doğaya dön. Yani yükselen değerlerine bir bak. Yükselen değerlerin ne? Onlara bir bak.
Doğaya, yavaşlamaya, şimdiye daha fazla zamanı ayır derdim herhalde zannediyorum Türkiye’ye. Aslında bakarsanız öncelikle farkındalıktan başlardım gibi geliyor bana. Fark et. Yani farkında değiliz çünkü. Farkında olmadığımızın da farkında değiliz işin kötü yanı. Öncelikle kendini bilebilmesi, kendini tanıyabilmesi için de yine yavaşlamak gerekiyor, sakinleşmek gerekiyor. Bir şimdiye burada olana bakmak gerekiyor. Ne oluyor? Ben ne yapıyorum? Neye hangi tepkiyi veriyorum. Bunu fark edebilmek için de yavaşlamak lazım.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

