Devrim Erbil’in En Özel Kitaplarından Biri: Devrim Erbil'in Sanat Atlası
Aktüalite

Devrim Erbil’in En Özel Kitaplarından Biri: Devrim Erbil’in Sanat Atlası

Kitaplar hayatım ve bugün özel bir kitapla ilgili bir yazı yazmak istedim: Kıpkırmızı: Bir Devrim’in Kitabı. Özel bir koleksiyon kitabı. Uğur Batı ve Barış Erbil’in yazdığı bu kitap ikonik ressam Devrim Erbil’in “100 yılını” yazıyor. Kitapta zaten “Bir Devrim’in 100 Yıl Atlası”nı irdeliyor. Ben de bu harika pazar günü bu kitabı tartışacağım. Bir kitap düşünün ki ilk sayfalarında sizi Lascaux mağarasının loş köşesine, ateşin titrek ışığında duvara bizon çizen ilkel bir insanın yanına götürsün; son sayfalarına geldiğinizde ise kendinizi İstanbul’un kuşbakışı bir silüetinin, kırmızıya bulanmış bir günbatımının karşısında bulasınız. İşte “Kıpkırmızı: Bir Devrim’in 100 Yıl Atlası” tam olarak bunu yapıyor. Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan ve Prof. Dr. Uğur Batı ile Barış Erbil’in imzasını taşıyan bu kitap, Devrim Erbil için bugüne dek hazırlanmış en kapsamlı eser olma özelliğini, tam da bu cüretkâr yapısından alıyor: Sanatçıyı anlatmadan önce, sanatın kendisini, kökenini, yolculuğunu anlatmayı tercih ediyor.

Kitabın ilk kısmı "Sanatın Gölgesi" başlığını taşıyor ve okuru doğrudan insanlık tarihinin şafağına götürüyor.

Kitabın Bölümleri

Kitabın ilk kısmı “Sanatın Gölgesi” başlığını taşıyor ve okuru doğrudan insanlık tarihinin şafağına götürüyor. Yazarlar, mağara resimlerinin yalnızca av sahneleri olmadığını, aynı zamanda erken insanın “Ben buradaydım” diyen sessiz bir çığlığı olduğunu vurguluyor. Bu başlangıç noktasından hareketle kitap, Mısır’ın kurallı mezar resimlerine, Mezopotamya’nın tapınak fresklerine, Yunan vazo ressamlarının siyah ve kırmızı figür tekniklerine, Roma’nın Pompeii duvarlarındaki şaşırtıcı gerçekçiliğine uğruyor. Her durak, bir sonraki döneme geçişin nedenini sorguluyor: Neden Bizans ikonaları gerçekçilikten uzaklaşıp altın varağa sarıldı? Neden Rönesans, “Tanrı için” çizilen resmi birden “insan için” yapmaya başladı? Bu sorular, kitabı klasik bir kronolojik anlatımdan çıkarıp, okuru düşünmeye davet eden bir sohbete dönüştürüyor.

Gelelim ilk bölümlere… Rönesans bölümünde Leonardo da Vinci’nin sfumato tekniği, Michelangelo’nun Sistine Şapeli’ndeki insanüstü çabası, Raphael’in dengeli kompozisyonları ayrıntılarıyla ele alınıyor. Yazarlar burada ilginç bir ayrıntıya da yer veriyor: Michelangelo’nun bir mektubunda, tavana resim yaparken boynunun şiştiğini, karnının sırtına yapıştığını mizahi bir dille anlattığını aktarıyorlar. Bu tür insani detaylar, kitabın sanat tarihini yalnızca eserler üzerinden değil, sanatçıların bedensel ve ruhsal mücadeleleri üzerinden de anlattığını gösteriyor. Dramatik dramatik ışık-gölge oyunlarından Rokoko’nun pastel hafifliğine, Romantizmin isyanından İzlenimcilerin sokağa taşıdığı ışığa kadar uzanan bölümler de aynı canlı üslupla kaleme alınmış.

Kitabın belki de en çarpıcı yanı, 20. yüzyıla geldiğinde Kübizm, Fütürizm, Soyut Dışavurumculuk ve Pop Art gibi akımları hızlı ama derinlikli biçimde ele alıp, bütün bu tarihsel birikimi Devrim Erbil’in sanatına bağlayan köprüyü kurması. Yazarlar, Piet Mondrian’ın geometrik disiplini ile Paul Klee’nin şiirsel, çocuksu evreninin, Erbil’in yolculuğundaki en önemli iki referans noktası olduğunu özellikle vurguluyor. Ancak bu vurgu, bir taklit ilişkisi kurmak için değil, tam tersine, Erbil’in bu iki farklı modern dili kendi Anadolu kökenli, Doğu esintili diliyle nasıl yeniden ürettiğini göstermek için yapılıyor. Kitap, böylece okuru, dünya sanat tarihinin büyük akışını izlerken, aynı zamanda Türk resminin bu akışın neresinde durduğunu da kavramaya yönlendiriyor.

Yazarların Bakış Açısı

Yazarlar, bu tarihsel yolculuğu anlatırken sanatçıların hayatlarından çarpıcı anekdotlar seçmekten de çekinmiyor. Van Gogh’un hayatı boyunca neredeyse hiç tablo satamamış olması, Paris’te küçük bir kafede belki de hayatının tek satılan tablosunun parasıyla sade bir yemek yemesi gibi sahneler, sanatın maddi karşılığından çok, tuvalde yakalanan “an”ın kutsallığıyla ilgili olduğunu hatırlatıyor. Benzer şekilde Claude Monet’nin yaşlılığında kataraktla neredeyse kör olduğu hâlde nilüferlerini resmetmeye devam etmesi, kitabın en dokunaklı pasajlarından birini oluşturuyor: Görmenin yalnızca gözle değil, ruhla da yapılabileceğini gösteren bu örnek, ilerleyen sayfalarda Devrim Erbil’in kendi yaratım süreciyle de örtüşen bir metafora dönüşüyor.

Kitabın Derinlerine Yolculuk

Hoş ilerleyen bölümlerden birine geleceğim. Kübizmin “Gerçeklik dediğin nedir ki?” sorusuyla nesneleri geometrik şekillere böldüğü, Soyut Dışavurumculukla Pollock’un boyayı tuvale damlattığı, Rothko’nun renk alanlarıyla ruha dokunduğu, Pop Art’la Warhol’un “sanat market rafında bile olabilir” dediği o büyük kırılma dönemini de aynı canlı dille anlatıyor. Bütün bu akımlar, kitabın ilerleyen bölümlerinde Devrim Erbil’in kendi soyut-lirik dilinin nasıl bir zeminde şekillendiğini anlamamız için birer basamak işlevi görüyor. Yazarlar, sanatın yüzyıllar boyunca hep aynı temel soruyu -insanın kendini anlatma zorunluluğunu- farklı biçimlerde yanıtladığını, Erbil’in de bu uzun zincirin güncel ve özgün bir halkası olduğunu vurguluyor.

Devrim Erbil’in kendi hikâyesi bu geniş tarihsel çerçevenin içine, 1937 yılında Uşak’ta doğuşuyla giriyor. Balıkesir’deki ilk eğitiminin ardından İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Halil Dikmen ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisi olan Erbil, burada yalnızca teknik değil, bir dünya görüşü de ediniyor. Bedri Rahmi’nin öğrencilerine aşıladığı, çağdaş Türk resminin halı, kilim, hat, sedef, ahşap, vitray ve minyatür gibi geleneksel formlardan beslenmesi gerektiği tezi, Erbil’in sanatının temel harcını oluşturuyor. Kitap, bu mirası Matrakçı Nasuh’un kuşbakışı şehir tasvirlerine, Nakkaş Osman’ın ince çizgisine ve Ahmed Karahisari’nin hat sanatına kadar geri götürerek, Erbil’in “Doğu-Batı sentezi” olarak tanımlanan üslubunun köklerini titizlikle ortaya koyuyor.

Devrim Erbil

Kitabın Adı

“Kıpkırmızı” ismi de bu bağlamda özel bir anlam kazanıyor. Kitapta anlatıldığı üzere, Devrim Erbil’in İstanbul’u, günbatımlarının, sonbaharların ve şehrin kendine özgü hüznünün kırmızıya bürünmüş hâli olarak beliriyor. Yazarlar, “Erbil Kırmızısı” kavramını, sanatçının kendi renk teorisiyle destekliyor; Erbil’in tamamlayıcı renkler üzerine yaptığı açıklamalar, kitabın en özgün bölümlerinden birini oluşturuyor. Bu bölümde sanatçı, kırmızının yeşille, sarının morla, mavinin turuncuyla kurduğu dengeyi anlatırken, sanatının teorik temellerini de ilk elden aktarmış oluyor. Erbil’in kendi sözleriyle bu ilişki, “kadınla erkek gibi, gökyüzüyle yeryüzü gibi, ışıkla karanlık gibi” birbirini tamamlayan ama aynı zamanda birbirinin zıttı olan bir uyum sistemi; kitap bu teoriyi, sanatçının onlarca yıllık pratiğiyle nasıl örtüştüğünü göstererek okura aktarıyor. Bu satırlar, kitabın yalnızca bir tarih anlatısı değil, aynı zamanda bir renk kuramı ve yaratım felsefesi metni olduğunu da ortaya koyuyor.

Bu noktada kitabın antropolojik ve evrimsel psikolojiye ayırdığı bölüme de değinmek gerekiyor. Yazarlar, sanatın yalnızca bir estetik tercih değil, insanın evrimsel tarihinde kök salmış bir zorunluluk olduğunu, Robert L. Solso, Frans de Waal ve Ellen Dissanayake gibi bilim insanlarının çalışmalarına referansla tartışıyor. Sanatın bir adaptasyon mu yoksa evrimsel bir yan ürün mü olduğu sorusu, kitaba beklenmedik bir bilimsel derinlik katıyor. Bu tartışma, sonuçta şu can alıcı soruya bağlanıyor: İnsan neden çizmeden, boyamadan, yaratmadan duramıyor? Kitap, bu sorunun yanıtını Devrim Erbil’in altmış beş yıllık üretiminde, özellikle de asla tükenmeyen üretkenliğinde buluyor.

Kitabın kapsamı yalnızca resimle sınırlı kalmıyor. Devrim Erbil’in altmış beş yıllık üretiminin bütün tonlarına yer veren “Kıpkırmızı”, sanatçının serigrafilerini, Giclée baskılarını, halı-kilim koleksiyonunu ve seramik çalışmalarını da aynı titizlikle ele alıyor. Bu çok yönlülük, kitabı “Devrim Erbil için yapılmış en geniş eser” unvanına taşıyan temel etken. Nitekim yazarlar, sanatçının 60’ı aşkın kişisel sergisine, ulusal ve uluslararası koleksiyonlarda yer alan eserlerine ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ile Doğuş Üniversitesi’ndeki eğitimcilik kimliğine de geniş yer ayırıyor. Devrim Erbil’in eser tonlarının tamamının tek bir kitapta bir araya getirilmiş olması, kitabı yalnızca bir tanıtım metni olmaktan çıkarıp, sanatçının kariyerine dair eksiksiz bir görsel-metinsel arşiv hâline getiriyor; bu bütünlük, kitabı gelecekte yapılacak akademik çalışmalar için de vazgeçilmez bir kaynağa dönüştürüyor.

Kitabın Özel Tasarımı

Gelelim, tasarım kısmına. Kitabın görsel kurgusu da anlatının bütünlüğünü destekliyor. Bu, kitaba “oldukça özel bir görsellik” kazandırıyor ve Doğan Kitap’ın eseri neden “Koleksiyon Baskı” olarak hazırladığını da açıklıyor. Sınırlı sayıda üretilen bu özel baskı, Devrim Erbil’in kendi Giclée baskılarındaki “her kopya kendi özgünlüğünü taşır” felsefesiyle örtüşüyor; kitap da böylece yalnızca okunan değil, sahip olunan bir nesneye dönüşüyor.

Kitabın “Sanatın Kökenine Dair: Budalaların Şerefine!” başlıklı bölümü de bu bilimsel çerçeveyi genişleten bir başka ilginç durak. Yazarlar burada, yüksek primatların sosyal yaşamının nasıl şekillendiğini, jest ve işaretlerden fonetik sembollere uzanan iletişim evrimini, Roger Lewin’in “Modern İnsanın Kökeni” kitabından yapılan alıntılarla destekliyor. Bu bölüm ilk bakışta Devrim Erbil’den uzak bir konu gibi görünse de aslında kitabın temel iddiasını güçlendiriyor: Sanat, insanı insan yapan en temel özelliklerden biridir ve Erbil’in eserleri de bu evrensel dürtünün çağdaş bir tezahürüdür. Kitap, böylece okuru yalnızca bir sanatçıyı tanımaya değil, sanatın kendisini yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kitabın Genişliği

Sanatın zamansız estetiği ile derin düşünce dünyası arasında köprü kuran Uğur Batı ve Barış Erbil, bu harika kitapta çağdaş Türk resminin en önemli isimlerinden Devrim Erbil’in sanatını “bütüncül” bir yorum getirmiş. Kitapta yıllardır Devrim Erbil ile çalışan değerli sanatçılara da yer verilmiş.  Yatay Derinlik olarak kavramsallaştırılan “yağlıboyalar, metal baskı, marküteri, batik, pleksiglass, sedefler, mozaik, seramik, flipped art (ter yüz edilmiş sanat)” eserler bağlamında hocayla yıllardır birlikte çalışan Giray İlker Başaran, Gaye Ateş, Sinem Ateş; Saime Taktak, ailesinden birlikte çalıştıkları kızları Renk Erbil, Çiğdem Erbil, giclee baskılar ile Evrim Erbil, mozaik, seramikle ve ter yüz edilmiş sanat diye ifade edilen formlarda Sebahattin Gündoğdu ve Aylin Gündoğdu, batiklerde Mine Aydoğan, Necla Çankaya, pleksi ve marküterilerde Muammer Yaşlıoğlu ve Nuran Yaşlıoğlu,

Metin Danışmanı Hüsamettin Oğuz, Editör Serda Kranda Kapucuoğlu ve Mümkün Editörlük Ajansı’nın katkılarıyla şekillenen yayın süreci, kitabın hem içerik hem dil açısından titizlikle kontrol edildiğini gösteriyor. Zeynep Ayık’ın çevirisiyle İngilizce bölüme de yer veren kitap, “A Special Book of Devrim Erbil / Crimson Red” başlığıyla uluslararası okura da açılıyor. Bu iki dillilik, sanatçının yalnızca Türkiye’de değil, dünya sanat çevrelerinde de tanınırlığını artırmayı hedefleyen stratejik bir tercih olarak öne çıkıyor; kitabın uluslararası sanat fuarlarında ve koleksiyoner çevrelerinde de karşılık bulması bekleniyor.

Kitap ayrıca, Devrim Erbil’in akademideki hocalarından devraldığı mirası bugüne nasıl taşıdığını da anlatıyor. Leopold Levy’nin 1937’de akademiye getirdiği yeni resim anlayışı ile Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun folklorik öğeleri çağdaş resme taşıma vizyonu, Erbil’in kuşağında büyük bir etki yaratmış. Yazarlar, bu mirasın Erbil üzerinden nasıl bir sonraki nesle aktarıldığını, sanatçının Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki uzun hocalık yıllarına referansla gösteriyor. Böylece kitap, yalnızca geriye dönük bir tarih anlatısı değil, aynı zamanda bir eğitim geleneğinin sürekliliğine dair bir belge niteliği de taşıyor. Bu yönüyle “Kıpkırmızı”, sanat tarihi meraklılarının yanı sıra, sanat eğitimi alanındaki akademisyen ve öğrenciler için de değerli bir kaynak sunuyor.

Kapanış Bölümü ve Sonuca Giderken

Gelelim kapanış bölümüne. Kitabın kapanış bölümlerinde yazarlar, sorduğu büyük soruya geri dönüyor: Sanat, bir isyan mı, yoksa bir estetik arayış mı? Bu soru, Devrim Erbil’in eserlerinde de yankısını buluyor; onun kuşbakışı İstanbul’ları, ağaç motifleri ve halı desenleri hem bir estetik arayışın hem de Anadolu’nun kolektif hafızasına sahip çıkma çabasının izlerini taşıyor. Kitap, bu ikili okumayı sona kadar koruyarak, Devrim Erbil’i yalnızca bir ressam değil, insanlığın sanatla kurduğu bin yıllık ilişkinin güncel bir temsilcisi olarak sunuyor.

Sonuç olarak “Mağaradan Tuvale” yolculuğu, “Kıpkırmızı: Bir Devrim’in 100 Yıl Atlası” kitabının en özgün katkısı olarak öne çıkıyor. Uğur Batı ve Barış Erbil, bir sanatçı monografisini bir sanat tarihi ansiklopedisiyle harmanlayarak hem akademik hem de geniş okur kitlesine hitap eden nadir bir eser ortaya koymuş. Devrim Erbil’in altmış beş yıllık sanat hayatını bu denli geniş bir tarihsel bağlama oturtan başka bir kaynağın Türk sanat yayıncılığında bulunmadığı düşünüldüğünde Doğan Kitap’ın bu Koleksiyon Baskı’sının önümüzdeki yıllarda da referans gösterileceği açık. Kitap, mağara duvarındaki ilk çizgiden Devrim Erbil’in tuvaline uzanan yolu, sabırla, özenle ve derin bir sanat sevgisiyle anlatıyor. Özkan Kale’nin tasarım anlayışıyla desteklenen bu geniş anlatı, Doğan Kitap’ın “Koleksiyon Baskı” tercihiyle birleşince ortaya hem içerik hem nesne olarak özel bir yayın çıkıyor. “Mağaradan Tuvale” başlığı altında toplanabilecek bu bütün yolculuk, sonunda okuru tek bir noktaya, Devrim Erbil’in kırmızıya bulanmış İstanbul’una ve altmış beş yıllık, hiç durmadan üreten bir sanat hayatına götürüyor.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

serda-kranda-kapucuoglu_
Kitap projeleri, yayın danışmanlığı, yazar koçluğu ve geliştirici editörlük yapıyor. Jungian Koç. Birdenbire adlı ilk romanını 2022’de yayımladı. Kurucusu olduğu ZB Akademi’nin Serda Kranda Akademi markası altında hem kurumlar hem de bireyler için editörlük ve yazarlık atölyeleri düzenliyor, editoryal danışmanlık veriyor. 21 Gün Okuyanları adlı okuma kulübünün kurucusu. Mümkün Dergi’nin ve 360 derece editörlük ve yayın danışmanlığı hizmetleri veren Mümkün Ajans’ın kurucu ortaklarından. Edebiyat, felsefe, mitoloji ve psikolojiyle ilgileniyor. 1979 İstanbul doğumlu. Evli, kedili ve iki kız annesi.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.