Arkeoloji, antropoloji ve bu bağlamda sosyoloji hep ilgi alanım oldu. Bu üç disiplin üzerinden okuduklarım, gördüklerim ve izlediklerimle bugüne dair bir okuma yaptığımda öylesine paralel mitolojik hikayelerle karşılaştım ki yazmadan paylaşmadan duramazdım. Mesela bilginin taşınması üzerine farklı kültürlere ait antik mitlerde öylesine benzerlikler vardı ki!
Bilginin insanlığa ulaşması ve sonrasına ait düşüncelerimi toparladım, bugünün bilgi çağına şöyle taşıdım: İnsanlık tarihine baktığımda, beni en çok şaşırtan şey büyük fikirlerin karmaşık sembollerle değil, son derece basit imgelerle anlatılmış olması. Bilgi mesela…Soyut, görünmez, ele gelmez dediğimiz şey. Ama insanlık onu anlatırken neredeyse her zaman aynı yolu seçmiş: Bilginin taşınır olmasını.
Mitlere, kabartmalara, heykellere birlikte baktığınızda çok tutarlı bir hikâye çıkar karşınıza. Bilgi yukarıdan gelir. Bir aracı vardır. O aracı bilgiyi alır, taşır ve insana ulaştırır. Sonra da insan değişir. Ve bu hikâye yalnızca sözle anlatılmaz; taşa kazınır, rölyeflere dönüşür, heykel olur. İşin ilginç yanı şu; bu bilginin taşıyıcısı çoğu zaman bir çanta ya da çantaya benzeyen küçük bir nesnedir. Sanki insanlık, “bilgi” dediğimiz o büyük meseleyi anlatmak için en gündelik metaforu seçmiştir, taşınan bir şey oluşunu.
Pek çok yerde önümüze çıkan bu çantaya ait formları antik rölyeflerde görüyoruz. Göbeklitepe’deki T biçimli dikilitaşlara baktığımda bunu çok net hissediyorum. Yazı yok, alfabe yok ama bilgi orada. Sessizce duruyor, mekâna gömülmüş hâlde. Bilgi daha baştan kutsal alanla ilişkilendirilmiş. Henüz okunmuyor ama seziliyor.



1-Göbekli Tepe’deki T biçimli dikilitaşlar, sembolik bilginin yazı öncesi dönemde kutsal alanda kodlandığını gösteriyor.
2-Mezopotamya’da balık giysili Apkallu figürleri, bilgelik tanrısı Enki (Ea) ile ilişkilendirilir ve insanlığa uygarlık bilgilerini getiren varlıklar olarak tanımlanır.
3-Apkallu’nun elindeki banduddu nesnesi akademik literatürde arınma kabı olarak yorumlanmakla birlikte, sembolik düzeyde taşınabilir kutsallık ve düzeni temsil ediyor.
Mezopotamya’ya geldiğimizde sahne biraz netleşiyor. Balık giysili Apkallu figürleri çıkıyor karşımıza. Sümer kültüründe tanıştığımız Enki’nin bilgeliğini taşıyan bu varlıklar, insanlığa yazıyı, tarımı, şehir düzenini getiriyor. Ellerinde tuttukları o küçük saplı kap ‘banduddu’ genellikle arınma kabı olarak açıklanıyor. Ama ben o nesneye baktığımda şunu görüyorum: Bu sadece su taşıyan bir kap değil. Bu, düzeni, bilgiyi, uygarlığı taşıyan bir şey. Belki de tarihin ilk bilgi çantası.
Mısır’da iş biraz daha rafine hâle geliyor. Thoth sahneye çıkıyor. Elinde tabletler, yazı levhaları… Artık bilgi akışkan değil, sabitlenmiş. Çanta metaforu şekil değiştiriyor ama işlevi değişmiyor. Bilgi depolanıyor, korunuyor ve aktarılıyor. Yani bilgi hâlâ taşınıyor.
Yunan mitolojisinde Prometheus’a geldiğimdeyse Prometheus’un ateşi çalması, çanta sembolünün soyut versiyonu. Çanta tamamen ortadan kalkıyor ama hikâye yine aynı kalıyor. Ateşi çalıyor. İlahi bir kaynaktan teknik bilgiyi alıp insana getiriyor. Ateş insanlık için aydınlanmayı, kültürel anlamda ileri gitmeyi getiriyor. Fiziksel bir kap yok ama işlev birebir aynı. Ateş, görünmez bir çantada taşınan bilgi gibi.
Ve ceza… İlginçtir, bilgiye değil; bilginin dolaşıma sokulmasına veriliyor. Bilgi paylaşıldığında düzen sarsılıyor. Çünkü bilgi güç üretir, güç paylaşıldığında hiyerarşi değişir. Hiyerarşi değiştiğinde otorite rahatsız olur. Tüm bu bilgiyi taşıyanlar sonunda cezalandırılır. Bu cezalandırmanın nedeni nedir? Bilgi insanlığa ulaştığında bundan kim korkar? Güç paylaşıldığında kim cezalandırır? Ve belki de en önemlisi: İnsan, bilgiden kaynaklı ürettiği gücü taşıyabilecek bilince gerçekten ulaştı mı? Tabii bu ceza konusu başlı başına ayrı bir konu başlığı. Onu, başka bir yazıda değerlendireceğim. Ama itiraf edeyim, bu anlatının içinde benim gönlüm hep bir figürde takılı kalıyor: Hermes.
Hermes’i ayrı severim. Hermes figürü, bilginin taşınma eyleminin kişileşmiş hâlidir. Çünkü o bilginin kendisi değil; hareketidir. Sahip olmaktan çok taşımayı temsil eder. Hermes bir bilgelik tanrısı değildir aslında. O bir geçiştir. Tanrılarla insanlar arasında gidip gelir. Mesaj taşır, sır taşır, sınır aşar. Onun gücü bildiklerinde değil; onları taşıyabilmesinde yatar. Kanatlı ayakkabıları vardır. Yetkisi vardır. Yolu vardır. Ve bence bu yüzden çok moderndir.

Âdem, Havva ve yasak elmada da aynı patern tekrar eder. Tevrat’taki yasak meyve anlatısına baktığımda da aynı metaforu görürüm. Bilgi bu kez bir meyveye dönüşür. Tutulur, alınır, yenir. Adem ile Havva’nın yaptığı şey sadece bir kural ihlali değildir; metaforik çantayı açmaktır. Anlatıya göre Adem ve Havva, cennette yaşarken “iyi ile kötüyü bilme ağacı” ndan yememeleri konusunda uyarılırlar. Bu yasak, sıradan bir itaat sınavı değildir; bilinçle ilgilidir. Meyveden yediklerinde: çıplak olduklarını fark ederler. İyi ile kötüyü ayırt etmeye başlarlar. Sorumluluk ve utanç duygusu ortaya çıkar. Ölümlülük bilinci başlar. Ve cennetten çıkarılırlar. Burada ceza yalnızca bir sürgün değildir. Bu, bilinçli varoluşa geçiştir. Adem’in suçu meyve yemek değildir. Tanrısal bilgi alanına yaklaşmaktır. “İyi ile kötüyü bilmek” ilahi bir ayrıcalıktır. İnsan bu bilgiye ulaştığında artık yalnızca yaratılmış değil, karar veren bir varlığa dönüşür. Sonuçta bilinç kazanımı, düzen dışına çıkıştır. Bilinç her zaman düzen dışına taşar. İslam geleneğinde İdris figürü çıkar karşımıza. Yazıyı bilen, hikmetle özdeşleşen bir insan. Onun elinde fiziksel bir çanta yoktur ama anlatının yapısı yine aynıdır. Yukarıdan gelen bilgi, bir aracı üzerinden insanlığa ulaşır.
Tüm bu farklı kültürlere ait bütün mitlerdeki anlatıları yan yana koyduğumda, tek bir şema tekrar eder durur. Arketipin ortak şemasıysa alt alta şöyle sıralanabilir;
- Bilgi yukarıdadır.
- Bir taşıyıcı vardır.
- Bir kap ya da araç devrededir.
- İnsan dönüşür.

Ve bu dönüşüm mutlaka bir bedel doğurur. Bu yüzden antik kabartmalardaki o küçük saplı çanta, basit bir süs değildir. O, insanlığın kolektif hafızasına kazınmış bir işarettir: Bilgi taşınır. İçinde yaşadığımız modern dünyaya geldiğimizde ise bugün tanrılar yok belki. Ama veri merkezleri var. Tapınaklar yok ama sunucu odaları var. Bilgi hâlâ yukarıda üretiliyor: laboratuvarlarda, devlet arşivlerinde, teknoloji şirketlerinde… Ve hâlâ taşıyıcılar var: araştırmacılar, mühendisler, platformlar, ağlar. Ve çanta hâlâ bizimle. Artık deri ya da taş değil; bulut depolama, algoritmalar, veri paketleri. Bugünün banduddu’su bir hard disk olabilir. Bugünün Hermes’i bir API. Bugünün Prometheus’u ise bir açık kaynak geliştirici. Ve mesele hâlâ aynı yerde duruyor: Bilgi güçse onu taşıyan çantanın sahibi de güç sahibidir. Bu yüzden bilgi bazen kutsallaştırılır, bazen kilitlenir. Prometheus’un zinciri bugün patent olur. Yasak meyve erişim iznine dönüşür. Hermes’in yoluysa güvenlik protokolüne. Bilgiye sahip olan güce sahip olur. Sonuçta kısaca şu soruları sorabiliriz, binlerce yıldır değişmeyen soruları:
- Çanta kimin elinde?
- İçinde ne var?
- Kim açabiliyor?
- Bilgiyi taşıyana ya da bilgiye sahip olana neden ceza veriliyor?
- Cezayı kim veriyor?
Antik kabartmalarda, bambaşka coğrafyalarda gelişen antik mitlerde tanrılar ve elçileri bilgiyi taşıyordu. Bugün ise makineler taşıyor ama arketip değişmedi. Bilgi güçtür. Güç taşınır. Ve bence bilgiyi taşıyan, dünyayı değiştirir.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

