Ruhsuz İnsan Olabilir mi? Kim bu NPC’ler?
Bilim

Ruhsuz insan olabilir mi? Kim bu NPC’ler?

NPC (non-playable character): Dijital oyunlarda otomatik, kodlanmış tepkiler veren, oynanamayan ya da değiştirilemeyen karakterler. Günlük yaşamda bu tabir, hayatı sorgulamadan yalnızca dış çevrenin koşullandırılmalarıyla yaşayan ve ruhuyla bağı olmayan kişiler için kullanılıyor.

Gnostikler’de, Antik Yunan felsefesinde -özellikle Pisagor ve Platoncu felsefede-, Kabala’da ve bazı doğu mistik geleneklerinde ruhun beden tarafından kısıtlandığı anlatılır. Bu görüşe göre ruh ölümsüzdür; beden ise belirli sınavlar ve deneyimler için ruhun burada kısıtlanarak giydiği geçici bir kıyafettir. Ve insan, ancak öldüğünde bağlı bulunduğu bu bedenden ayrılarak ruhun deneyimini hatırlar. Yani, ortada bir ruh ve beden ikiliği vardır ve hakiki olan ruhken, burada yaşadığımız bedene bağlı geçici bir deneyimdir. Buradaki deneyimimizin zekâsı ise egodur. Yaşam deneyimleriyle oluşturduğumuz geçici benliğimiz; kişiliğimiz, düşünsel kalıplarımız, korkularımız, hedeflerimiz, kendimizi tanımladığımız ve dışarıdan görünen “ben”dir. Ruh ise tüm bu kimliklerden özgür, biçimsiz, aşkın ve sonsuz, hakiki özümüzdür. Geçici bedenler ve geçici kimliklerle (egolarla) tekâmül serüvenini sürdüren, evrenler ve yaşamlar arası gelişen bilinçtir. Bu bilinç, dünya enkarnasyonlarına başladığındaysa hemen insan bedeninde, özgür iradeye sahip bir varlık olarak bedenlenmez. İlahi Nizam ve Kâinat bilgilerine göre, önce hidrojen altı-safhasından başlar ve ardından kimyasal, biyolojik ve en son sosyal sistemlere adapte olarak ilerler. İnsanlık safhasına yükseldiğinde artık toplumla iş birliği kurabilen, içgüdülerinin otomatizmasından kurtulmuş sosyal bir varlıktır. Dil kullanımı sayesinde iletişim boyut kazanır. Hayatta kalmayla ilgili meseleler artık yalnızca doğanın çetin koşullarına değil, oluşturulmuş sosyal sistemlerin koşullarına bağlıdır. Bu sebeple insan deneyiminde yeni olan bir ruhun, öncelikle insana dair bu sistemleri de tanıması gerekir. Para kazanma, aile kurma, sosyal normlara ve beklentilere uyum sağlama gibi konseptlerle yaşamın farklı rollerini deneyimler. Çeşitli coğrafya, beden ve ailelerde doğarak bunlar hakkındaki öz bilgilerini geliştirir. Fakat henüz, bu sistemleri ya da kendini sorgulama ihtiyacı duymaz. Yalnızca çevresine ve sisteme adapte olur ve ondan beklenen neyse onu yerine getirir. İşte NPC denilen kavram bunu açıklar. Henüz bireyleşmemiş ruhun tekâmülündeki bir dönemdir. Ne tamamen içgüdüsel ve otomatik pilottadır ne de tamamen özgür, bilinçli ve farkında.

“Yaşayanların ölümü, ölenlerin yaşamıdır.”

Heraklitos

Popüler kültürde insanları “NPC’ler ve İnsanlar”, ya da aynı anlamıyla, “ruhu olanlar ve olmayanlar” şeklinde ikiye ayırma akımı ortaya çıktı. Sanki bir kısmımız ruha sahip gerçek insanlar, diğerleriyse ruhsuz insansı robotlarmış gibi! Oysa ki bu fazlasıyla yanıltıcı bir yaklaşım. İnsan ruhunun doğasını ve gelmekte olan teknolojik otokrasi tehlikesini göz önüne aldığımızdaysa oldukça karanlık ve endişe verici bir söylem. Ruhuyla bağı olmayan insanlar olduğuna ben de inanıyorum. Fakat bu, onların bir ruha sahip olmadığını göstermez. Henüz bunu bir bedende ya da bu yaşamda deneyimlemediklerini gösterir. Bana göre ruhla bağlantı kurmak ve yaşamı programlanmış olduklarının ötesinde yaşamak bir skaladır. Yani ortada siyah ya da beyaz gibi düalitik bir ayrım yok. Ağırlıkla aradaki renklerin çeşitli tonları var. Çünkü doğal yöntemlerle, yani bir ana karnından gelişip dünyaya gelen her insan, bir ruha sahiptir (bu cümle önümüzdeki senelerde daha çok anlam ifade edeceğe benziyor). Bu ruhsa, evrensel ruha ya da var olan tek bilince, yaratıcı öze bağlıdır (bkz. Düalite Yazı Dizisi-son yazı). Biz, yüksek benliğimiz aracılığıyla ruhumuzla iletişim kurarız. Ve ruhumuz da yaşamda olduğumuz müddetçe, bize bu kanalla tesirlerini gönderir. Onları alıp almamak bizim tekâmülümüze, yani onu duymamızı engelleyen egomuzla ilişkimize bağlıdır. Egomuzu aştığımız ölçüde tekâmül eder ve gerçek özümüze uyanırız.

Ruhların Yolculuğu

Ruhların Yolculuğu

Ruhun da tıpkı beden gibi kendine ait bir evrimi ve gelişim süreci vardır. İlahi Nizam ve Kâinat’ta detaylandırıldığına göre bu süreç, hidrojen-altı safhasından başlar ve “pasif adaptasyon”, “varlık”, “bitki”, “hayvan”, “insan” ve “vazife” planlarıyla devam eder. İnsanlıktan önceki “hayvan” safhasında yaşam “otomatizma” ile ilerler. Ve ruh, aktif olarak bedenlendiği yaşamı yalnızca genetik ve çevresel faktörlerin etkisiyle, içgüdüsel olarak otomatik pilotta yaşar. Kendine, davranışlarına ve sistemlere dair gerçek bir farkındalığı yoktur. Yapılan eylemler ve sonuçları arasındaki bağlantı henüz tam olarak kurulamamıştır. En fazla koşullandırılmalarla, yani ödül ve cezayla seçim yapılır. Henüz topluluk olarak yaşamak da mümkün değildir; çünkü bilincin ilkelliği sebebiyle her varlık kendi içgüdüsel ihtiyaçlarını gidermeye programlıdır. İnsanlık safhasına gelindiğinde ancak, artık içgüdülerin, bedensel arzuların otomatize etkisi kontrol altına alınabilir. Bu sayede basit ve kompleks sosyal sistemler kurulur ve birlikte yaşam mümkün olur. İlkellik büyük ölçüde aşıldığı için insanlık deneyiminde tam bir otomatizmadan bahsedemeyiz fakat aynı şekilde, “tam idrak” de söz konusu değildir. Çünkü bu da ancak bir üst tekâmül seviyemiz olan “vazife plânında” mümkün olur. Dolayısıyla hepimiz, yükseliş yolunda, otomatizma ile tam idrak arasında bir yerdeyizdir.

“NPC’lik ve Bireyleşme Skalası” özünde, ruhumuzun insanlık deneyimindeki tecrübesini gösterir. NPC’lik aşamasında mevcut sisteme uyum sağlar ve onun devamını mümkün kılarız. Henüz bunları ve bunların içindeki “ben”i sorgulama ya da değiştirme ihtiyacı/dürtüsü duymayız. Medya, aile, çevre ve kültür tarafından programlandığımız şekliyle hayatımızın sonuna dek yaşarız. Değerlerimiz, övündüklerimiz, kaçındıklarımız, arzuladıklarımız, yaşam yolumuz, kişiliğimiz ve seçimlerimiz; kısaca kendimizi tanımladığımız ve dışarı yansıttığımız ‘ben’in bütün bilgisinin kaynağı dışarısıdır. Dolayısıyla yaşamdaki hedefimiz de henüz özümüze uygunluk değil, dışarıya uyumluluktur. Yani önemli olan kendimiz gibi değil, başkaları gibi olmaktır. Bu sebeple sürüyü takip eder, önyargılardan beslenir ve birçok fikri çoğu zaman yalnızca yaygın kanı olduğu için sorgulamadan doğru kabul ederiz. Programlanmış olduklarımızla çatışan fikirleri otomatikman reddederiz ve bunlara dair araştırma yapmak istemeyiz. Çünkü bu, programlarımızın ötesine geçmemizi gerektirir ve biz bireyleşene dek bunlar dışında düşünemez, eyleme geçemeyiz. Terimin adı bu yüzden “kodlanmış karakter” anlamında NPC’dir. Bu koşulsuz ve sorgusuz taraf tutuculuğumuz sebebiyle politikada yaygın olarak kullanılan ve toplumu iki kutba ayırarak yöneten “böl, parçala, yönet” oyununa düşeriz. Bu sayede yüzeysel meselelerle oyalanan fakat, küresel ya da yerel, asıl sorunlarda çözümsüz kalan kitlelere dönüşürüz.

Alt Çakralar, Maslow ve Ruhsal Bilgiler

Alt Çakralar, Maslow ve Ruhsal Bilgiler

Maslow’un Hiyerarşi Üçgeni (bkz. resim), ruhun evrimini maddesel boyutta oldukça paralel sembolize eder. Alt çakralar; temel ihtiyaçlar, cinsellik, güvenlik, barınma; kalp aidiyet ve sevgiyi alıp verme ve üst bölüm de kendimizi gerçekleştirdiğimiz, değerler, yaşam misyonu, hakikat arayışı gibi yüksek bilgilere yöneldiğimiz kısımdır… Ve ihtiyaç hiyerarşisinde olduğu gibi ruhsal olarak da alt çakraları halletmeden üsttekilere çıkamayız. Günü gününe karnını doyurabilen biri yaratıcılığını önemsemez. Ötekiler üstünde hakimiyet kurarak değerli hissedebilen biri ancak eşitlikle mümkün olabilen bir koşulsuz sevgiyi deneyimleyemez. Önceliklerimizi belirleyen şey ruhumuzun ihtiyaçlarıdır. Bunlar da hem bir yaşam içinde hem de yüzlerce yaşama yayılan tekâmüle bağlı deneyimlerizi meydana getirir. Fiziksel olduğu gibi ruhsal olarak da alttakileri halletmeden yukarıya çıkmaya çalışmak, bizim onlara gerçek anlamda ulaşmamızı engeller. Yüksek bilgilerde uzmanlaşabilir, ruhsal güçler elde edebilir, yalnızca pek azının sahip olabileceği ezoterik bilgiye ulaşabiliriz. Fakat bunlar bizde alçakgönüllülüğü ve merakı değil; alt çakralarda halledemediğimiz gölgeleri açığa çıkarır. Spiritüel ego, toksik pozitivite, spiritüel psikoz (kundalini sendromu) ya da spiritüel baypas gibi deneyimleri meydana getirir. “Bu kadar enerji çalışması yapıyorum, neden hâlâ aynıyım ve aynı şeyleri yaşıyorum?” sorusunu sordurur. “Spiritüel kibir” yani güç elde ettikten sonra kibre ve nefsaniyete düşen, kendini seçilmiş ilan eden fakat yalnızca maddenin peşinde koşan ruhani liderler ortaya çıkarır. Bu yüzden tüm antik geleneklerde büyük inisiyasyonlardan önce arınma ve psikolojik entegrasyon şart koşulmuştur. İçimizdeki gölgenin ve ışığın entegre edilmesiyse içe bakışla, gölge ve içsel çocuk çalışmalarıyla mümkün olur. Bu sebeple NPC’lik süreci ve egonun hükmü gereklidir, fakat bunları fark edip bunlardan özgürleşmek de.

ruhsuz-insan-olabilir-mi-kim-bu-npcler-4

NPC’lik temelinde, ruhun tesirlerinin henüz tam alınamadığı, yalnızca dünyasal tesirlerin hakim olduğu dönemdir. Bu süreçte yüksek benliğimizin değil yalnızca egonun sesini duyarız. Ruhumuzla olan bağımızın zayıflığı ve ruhun henüz yalnızca maddeyle hemhal olma ihtiyacı sebebiyle ruhsal deneyimlerimiz de ya hiç olmaz ya da çok azdır. Bunları merak edebilir, popüler olduğu için yoga, meditasyon yapabiliriz. Fakat düşünceyle hissi, zihinle kalbi ve egoyla özü dengeye getiremediğimiz müddetçe onlardan en yüksek verimi alamayız. Kadim yoganın kapitalizmle yalnızca bedensel bir pratiğe indirgenmeden önceki asıl özü buna dayanır. Gerçekte yoga nasıl düşündüğün, nasıl tepki verdiğin ve nasıl yaşadığındır; ne kadar süre amuda kalkabildiğin değil.

NPC’lik sürecinde ruhumuzla bağımız ne kadar zayıf olsa da maddeyle ilişkimiz de bir o kadar kuvvetlidir. Yaşam enerjimiz alt çakralarda yoğunlaşır. Dünyasal meseleler, güç, cinsellik, para, beden ve maddeye sıkı sıkıya bağlandığımız hayatlar yaşarız. Öz farkındalık, evrensel bilgiler ve ruhsal deneyimler daha üst çakralarla alakalı olduğundan bunlar henüz aktive değildir. İlgi alanlarımız ve deneyimlerimiz de buna paralel olarak yalnızca dünyanın görünen kısmını oluşturur. İlişkilerde stratejik davranmak bizim için çok daha kolaydır. Çünkü bu bilişi yaratan, kültürümüz tarafından şekillenen sosyal kodlamalardır. Ve biz yaşamı kendi kalbimizden değil yalnızca bu kodlar üzerinden tanıyıp gözlemliyorsak, onları kullanmamız da o kadar kolay olur. Bilinç yükseldikçe algı ve gerçekliğimiz de dönüşür, derinleşir ve genişler. Övgü, alkış, güç, maddi rahatlık ya da beden, hâlâ zevk alınabilir unsurlardır. Ancak bunlar birer amaç ya da hedef olmaktan çıkar. Kalbimiz aktive olduğunda bunları gölge değil ışık yönleriyle deneyimleriz. Bunlara ulaşmak için kimsenin hakkını gasp etmez; salt kendimizi değil herkesin hakkını gözetiriz. Bu, bizdeki vicdan farkındalığının da uyanışıdır (2. yazıda daha detaylı değinilecektir). Vicdan ve tekâmülümüz geliştikçe hizmet bilincine ulaşırız. Ve sahip olduğuna inandığımız her şey, diğerlerine hizmet etmenin de bir aracı haline gelir.

Otantik ve İnotantik Yaşam

Otantik ve İnotantik Yaşam

Ruhsal boyutu açıklayan, “NPC’lik ve Bireyleşme” kavramı, madde düzeyinde Heidegger’in otantik ve inotantik açıklamasına atıfta bulunur. Daesin, kendi varlığı üzerine düşünebilen, sorgulayan ve anlam arayan varlıktır. “Ben kimim, neden varım, nasıl yaşamalıyım?” sorularını sorabilir. Heidegger’e göre her insanın bu sorguyu yapma imkânı vardır, ancak çoğu zaman bu potansiyel kullanılmaz. İnsanlar genellikle “das Man” (herkes) içinde, gündelik bir şekilde yaşar. Dolayısıyla, insanın iki şekilde yaşama şansı vardır: otantik ve inotantik.

İnotantik yaşam

  • Kişi kendi varoluşunu sorgulamak yerine, toplumun normlarına ve “herkes”in beklentilerine göre yaşar. Başkalarının değer yargılarını, hazır kalıplarını benimser; kendi varlığını özgün biçimde kurmaz.
  • “Herkes gibi yaşamak” tipiktir: iş, aile, sosyal roller, başarı – ama derin bir sorgulama yoktur.
  • Ölüm, varoluşun sınırlılığı gibi en temel gerçeklerden uzak durulur, bunlar görmezden gelinir. Heidegger’e göre bu aslında bir tür kendinden kaçıştır. İnsan kendi özgün varoluş sorumluluğunu erteler.

Otantik yaşam

  • Kişi kendi varoluşunu, sınırlılığını (özellikle ölümünü) kabul eder. Ölümü inkâr etmek yerine onun farkındalığıyla daha “özgün” yaşar.
  • “Das Man”ın (herkesin) dayattığı kalıplardan sıyrılır, kendi seçimini ve sorumluluğunu üstlenir. Bu, toplumsal normları reddetmek anlamına gelmez; ama onları körü körüne izlemek yerine bilinçli olarak benimser ya da reddeder.
  • Otantik yaşam, kişinin kendi varlığıyla yüzleşmesi, kendi yaşamını kendisinin seçmesi demektir.

İnotantik yaşamda, genellikle toplumun beklentilerine göre şekillenen bir ego maskesiyle yaşarız. Bu, sahici benlikle temasımızın zayıfladığı bir yaşamdır. Otantik yaşamdaysa bu maskeler fark edilir ve kendi öz varlığımıza yöneliriz. Yani artık “başkalarının gözündeki ben” yerine “kendi hakiki benliğim” önem kazanır. Bu, egoyu yok etmek değil, onu fark etmek ve onun ötesine geçmektir. Kendimizi yalnızca biyolojik ve sosyal bir varlık olarak değil, daha derin bir varoluş olarak görmektir. Varlığımızın derin boyutuna, anlamına ve sahiciliğine önem vermektir. Kısaca otantik yaşamın kalbinde kendi varlığımızı fark etmemiz ve buna göre yaşamamız vardır.

Yarı-idrakli, inotantik ya da NPC, kültürümüz ve dönemimiz ona ne isim verirse versin, bu süreç özünde ruhumuzun henüz bireyleşmediğini gösterir.

Yarı-idrakli, inotantik ya da NPC, kültürümüz ve dönemimiz ona ne isim verirse versin, bu süreç özünde ruhumuzun henüz bireyleşmediğini gösterir. Bireyleşmek, ruhun beden üzerindeki tesirinin artmasıdır. Bir başka deyişle ruh, bedenlendiği yaşamda uyanışa geçmektedir. Ego hâlâ bilinçli farkındalığın merkezinde ve aktiftir. Ölene dek de hepimiz için öyle olacaktır. Koşullandırılmalar, güçlü kök inançlar ve programlarımız vardır. Ancak bunlar artık tek gerçeklik değildir. Hepsi sorgulanabilir, değiştirebilir ve özgürleştirilebilir. Ego; tepkisel, manipülasyona açık ve otomatik tepkiler veren kontrolcülüğünü; sezgisel, daha geniş plandan görebilen, kendini ve davranışlarını gözlemleyebilen öze bırakır. Ego her şeyi 1. tekil şahıs gözüyle, kâr/zarar, iyi/kötü, hedef/sonuç gibi yargılara indirgerken; öz, bunlara dair kendi yargılarını sorgulayabilir ve kendine, dışarıya dair gözlemci kalabilir. Davranışlarının, düşünce ve duygularının altındaki gölgelere ışık tutabilir. Geçmişiyle bugünü, içiyle dışı arasındaki bağlantıları kurabilir ve bilgisini arttırdığı ölçüde bunların ruhsal seviyeyle ilişkisini görebilir. Koşulsuz sevgi, yargısız gözlem, bilinçli yaşam ve ruhsal bilgilerin akışı mümkün olur. Kısaca bireyleşmek; öz farkındalığın sesini duymak, sistemin ve egonun koşullandırdığı dünyanın ötesini görebilmek ve ruhsal derinlikte bir yaşam sürmektir. Koşulsuz sevgi ve kalıcı huzur ancak egonun ötesini görmekle mümkün olur.

Son olarak, her ne kadar öyle olduğunu zannedebilsek de diğerlerinin ruhuyla bağını dışardan görebilmemiz mümkün değildir. Kimin içsel olarak hangi ruh olgunluğunda olduğunu da. Bazen sadece zihinsel kodlamalar bizim birini NPC diye etiketlememize yol açabilir. Halbuki yalnızca bahsettiğimiz konular ona çok yabancı ya da imkânsız geliyor olabilir. Bu, onun ruhsal deneyimler yaşayamayacağı anlamına gelmez. Ya da önemli sistemlerin hiçbir zaman değişmeyeceğine, sorgulanmasının dahi anlamsız olduğuna dair kök inançları olabilir. Veyahut yaşam deneyimleri veya travmaları sebebiyle bir kişi aşırı maddesel olabilir. Bunların hiçbirisi o kişinin ruhuyla bağlantısını görebilmemizi sağlamaz. Yani biri çok “dünyevi” görünür ama ruhuyla bağı çok güçlü olabilir, biri çok “spiritüel” konuşur fakat sadece maddesel olabilir. Başkalarını analiz edip yargılamak yerine, “ben neredeyim?”, bunu düşünmemiz gerekir. Çünkü mevcut sistem bizi bireyleşmenin tam tersi yönde, durmaksızın bir kalıba sokmaya çalışır. Hiçbir zaman bu kalıpların ötesini göstermez, dışına bakmayı teşvik etmez ve bakanı da sistem dışına iter. Özgürleşmek istiyorsak bunu bizim kendimizin yapması gerekir. Ve yaşam boyu programlandığımız koşullandırmalardan, doğru zannettiğimiz sınırlardan kurtulmak, belirli bir düşünsel yaşam özgürlüğü ve ruh deneyimi gerektirir. Bunlar elbette eğitime, tecrübelerimize ve doğduğumuz yere doğrudan bağlıdır. Ancak ruh, her zaman potansiyeline uygun yerde bedenlenir. Bunları sorgulayacağı bir yaşamdaysa bu koşulları yaratabilecek bir yaşama doğar ve bu bilgiler ona ulaşır. Ruh ve madde hiçbir zaman birbirinden ayrı değildir ve hiçbir zaman birbiriyle çelişemez. Maddi olarak gördüğümüz her şeyin ardında her zaman ruhsal bir boyut vardır ve türü ne olursa olsun her canlı bir ruha sahiptir. İnsan ise hem yersel hem de göksel bir varlıktır. Bu da her insanın yaşamda yönünü değiştirebilme ve yükselme özgürlüğü, seçimi ve iradesi olduğu anlamına gelir.

Devamı yazı dizisinin 2. yazısında…


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

ozge-ureyen
Lisans ve yüksek lisans eğitimlerini psikoloji alanında, kurumsal kariyerini danışmanlık ve Getir şirketlerinde tamamladı. Psikolog ve yazar kimliklerini ruhsallıkla birleştirerek yazılarını kaleme alıyor.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.