YARGIDAN ÖZGÜRLEŞMENİN EN KOLAY YOLU
Farkındalık

Yargıdan Özgürleşmenin En Kolay Yolu

İnsan, karşılaştığı hiçbir şeyi olduğu hâliyle görmez. Onu kendi geçmişinden, aldığı eğitimden, ailesinden, inançlarından, korkularından ve benimsediği doğrulardan geçirerek anlamlandırır. Bu yüzden aynı olaya bakan iki kişi, birbirinden bütünüyle farklı iki gerçeklik görebilir. Birinin anlamlı bulduğu şey, diğerine gereksiz gelebilir; birinin yaşamının merkezine yerleştirdiği bir konu, başkasına son derece uzak görünebilir. Kimi insanlar numerolojiye, astrolojiye, psikolojiye, enerji çalışmalarına ve insanın görünmeyen yönlerine ilgi duyar. Kimileri ise gözlemleyebildiği, ölçebildiği ve somut olarak açıklayabildiği alanlarda kendini daha güvende hisseder.

Sorulması gereken, hangi tarafın haklı olduğu değildir. Dikkat çekici olan, kendimize benzemeyen biriyle karşılaştığımızda zihnimizde nelerin harekete geçtiğidir. Çoğumuz farklılığı anlamaya çalışmadan önce onu tanımlarız. Ardından sınıflandırır, sonra da hakkında hüküm veririz: “Çok tuhaf.” “Gerçek hayattan kopmuş.” “Böyle şeylere nasıl inanıyor?” “Bu yaşta hâlâ bunu mu yapıyor?” “İnsan böyle giyinir mi?” “Çocuğunu böyle mi yetiştiriyor?”

Bu cümleler, karşımızdaki kişiden çok, dünyayı hangi ölçülerle değerlendirdiğimizi gösterir. Yargı, karşımızdakinin gerçeğinden önce, kendi zihnimizin sınırlarını açığa çıkarır.

Her İnsan Hayata Başka Bir Kapıdan Girer

Her İnsan Hayata Başka Bir Kapıdan Girer

İnsanın mizacı, ilgilerini ve hayata yaklaşma biçimini büyük ölçüde belirler. Kimi dünyayı aklıyla anlamaya çalışır, kimi sezgileriyle. Kimi hareket ederek, kimi okuyarak, kimi üreterek, kimi de yalnız kalarak kendi merkezine yaklaşır. Bir kişi kendini spor yaparken bulabilir; saatlerce koşar, bedeniyle mücadele eder, sınırlarını zorlar. Dışarıdan bakıldığında bu, fiziksel bir uğraş gibi görünür. Oysa koşarken zihnini susturuyor, iradesini güçlendiriyor ve kendisiyle derin bir temas kuruyor olabilir. Bir başkası mutfağa girer. Yemek yapmak onun için karın doyurmaktan ibaret değildir. Malzemeleri seçerken, sebzelerin kokusunu içine çekerken, sofrayı hazırlarken hayatla bağ kurar. Başkasının sıradan gördüğü bu uğraş, onun için varlığını düzenlemenin ve sevdiklerine temas etmenin yollarından biridir.

Bir başkası sürekli seyahat etmek ister. Yeni şehirler, yeni kültürler ve yeni insanlarla karşılaşmak ona iyi gelir. Dışarıdan bakan biri onu yerleşemeyen, kararsız ya da sorumluluktan kaçan biri olarak yorumlayabilir. Hareket etmek, onun öğrenme biçimi olabilir. Kendini en iyi, bilmediği bir yere gittiğinde tanıyordur. Bir diğeri evinden çıkmayı tercih etmez. Kalabalıklardan hoşlanmaz; aynı insanlarla görüşmekten, aynı fincandan kahve içmekten, bildiği sokaklarda yürümekten keyif alır. Ona içine kapanık ya da cesaretsiz denebilir. Oysa ruhsal dengesi süreklilikten, sadelikten ve güven duygusundan besleniyordur.

Biri sayılarla ilgilenir, diğeri resimle. Biri yıldızların sembolik dilini araştırır, diğeri ekonomi tablolarını inceler. Biri meditasyon yapar, diğeri bahçeyle uğraşır. Biri saatlerce kitap okur, diğeri insanları gözlemler. Yollar farklıdır; insanın kendini tanıma ihtiyacı ise ortaktır. Gözden kaçırdığımız nokta da bu: Her insan, hayatı kendi mizacının açtığı kapıdan anlamaya çalışır. Bizim o kapıdan hiç geçmemiş olmamız, onun değersiz ya da anlamsız olduğu anlamına gelmez.

Yargının Ardında Gizlenen Ölçü Sistemi

Yargının Ardında Gizlenen Ölçü Sistemi

Yargı, tek bir düşünceden doğmaz. Ardında, yıllar içinde kurulmuş görünmez bir ölçü sistemi vardır. Nasıl bir çocuk olmamız gerektiği… Nasıl bir kadın ya da erkek olmamız gerektiği… Hangi yaşta evlenmemiz, ne kadar para kazanmamız, nasıl görünmemiz ne kadar konuşmamız ne kadar başarılı olmamız gerektiği… Bu ölçülerin büyük kısmını kendimiz oluşturmayız, onları devralırız. Ailemizden, okuldan, çevremizden, kültürden, sosyal medyadan ve toplumun görünmez beklentilerinden öğreniriz. Zamanla bu ölçüler öylesine içselleşir ki onları bir düşünce olarak değil, değişmez bir gerçeklik gibi görmeye başlarız.

Örneğin çok konuşan bir çocuk “susması gereken”, sessiz kalan bir çocuk ise “kendini ifade edemeyen” biri olarak değerlendirilebilir. Oysa sessizliğin ardında güvende hissedememek, çok konuşmanın ardında ise görülme ve fark edilme ihtiyacı bulunabilir. Davranışın arkasındaki ihtiyacı görmek yerine davranışın kendisini yargıladığımızda, insanı anlamaya açılan en önemli kapılardan birini kapatmış oluruz. Aynı durum yetişkinlikte de karşımıza çıkar. Toplantıda söz almayan bir çalışan ilgisiz sanılabilir. Hâlbuki düşüncelerini zihninde olgunlaştırmadan konuşmayı sevmiyor olabilir. Sürekli fikir üreten biri ise baskın bulunabilir; oysa bazı insanlar düşüncelerini konuşurken netleştirir. Mizacın doğal akışı, kolayca kişilik yargısına dönüşebilir.

Yas da buna iyi bir örnektir. Bir insan kaybının ardından günlük hayatına hızla döner; “Hiç üzülmedi.” denir. Bir başkası aylarca toparlanamaz; bu kez de “Kendini bıraktı.” denir. Oysa yasın tek bir dili yoktur. Kimi ağlayarak, kimi susarak, kimi çalışarak, kimi anlatarak yas tutar. Kendi acıyı yaşama biçimimizi tek doğru kabul ettiğimizde, başkasının sessizliğini duygusuzluk, hareketliliğini inkâr, uzun süren hüznünü ise güçsüzlük olarak yorumlayabiliriz.

Yargı, davranışın ardındaki görünmeyen hikâyeyi hesaba katmaz. Bu yüzden çoğunlukla eksik bilgiyle verilmiş kesin bir karardır.

Başkasını Yargılarken Kendimizi Ele Veririz

Bir insan hakkında söylediğimiz her söz, onu anlattığı kadar bizi de anlatır. Korkularımızı, hassasiyetlerimizi ve bastırdığımız yönlerimizi görünür hâle getirir.

Çok özgür yaşayan birini eleştiriyorsak, kendi özgürlük ihtiyacımızla karşılaşıyor olabiliriz. Düşüncesini açıkça söyleyen birine “çok sivri” diyorsak, yıllardır dile getiremediklerimiz bize sesleniyor olabilir. Kendine iyi bakan birini “fazla kendine düşkün” buluyorsak kendi ihtiyaçlarımızı sürekli ertelemiş olmanın yükünü taşıyor olabiliriz. Başarılarını rahatlıkla paylaşan birini kibirli bulduğumuzda ise görünür olmaktan çekinen yanlarımızla karşılaşabiliriz. Bir başkasının bolluğu karşısında öfke hissediyorsak konu onun sahip olduklarından ibaret değildir. Para, hak etme, başarı ve değerle kurduğumuz ilişki de o duygunun içindedir.

Bir kadın kendine pahalı bir hediye aldığında bunu “gereksiz harcama” olarak değerlendirebiliriz. Aynı miktar eğitim, teknoloji ya da seyahat için harcandığında ise “yatırım” demeye daha yatkın olabiliriz. Zihin, kendi önceliklerini fark ettirmeden evrensel doğrulara dönüştürme eğilimindedir. Biraz da bu sebeple yargı, başkasının kim olduğunu kesin biçimde göstermez; daha çok bizim neye izin vermediğimizi, neden korktuğumuzu ve hangi yaşam biçimlerini kabul etmekte zorlandığımızı ortaya çıkarır. Yargılarımızı dikkatle incelediğimizde, başkaları hakkında bilgi toplamaktan çok kendimiz hakkında bilgi edinmeye başlarız.

Yargı Yalnızca Dışarıya Yönelmez

Yargı Yalnızca Dışarıya Yönelmez

İnsan, başkalarına yönelttiği dili bir süre sonra kendisine de yöneltir: “Bu yaşa geldim, hâlâ başaramadım.” “Bunu nasıl söyleyebildim?” “Neden daha güçlü değilim?” “Neden herkes gibi olamıyorum?” “Daha güzel, daha başarılı, daha sakin, daha üretken olmalıyım.” Bu cümlelerin ortak bir yanı var: Hepsi insanın bulunduğu hâli yetersiz ilan eder. Kendini geliştirmekle kendini yargılamak aynı şey değildir.

“Gelişim, bulunduğun yeri dürüstçe görebilmek ve oradan yeni bir yön seçebilmektir. Yargı ise bulunduğun yeri küçümsemek, kendini eksik ve değersiz ilan etmektir.”

Bir hata yaptığında “Burada farklı ne yapabilirdim?” diye sormak farkındalık yaratır. “Ben zaten hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.” demek ise yargının sesidir. Bir ilişkin bittiğinde “Bu ilişkide kendimle ilgili ne öğrendim?” diye bakmak gelişime alan açar. “Ben sevilmeye layık değilim.” cümlesi ise tek bir deneyimden bütün bir kimlik hükmü üretir. Bir işi kaybettiğinde üzülmek, korkmak ve yeniden yön aramak hayatın doğal akışıdır. “Kırk yaşında hâlâ hayatını kuramadın.” diye kendine yüklenmek ise toplumun ölçülerini kendi varlığına karşı silah olarak kullanmaktır. İnsan kendini sürekli yargılayarak daha iyi biri hâline gelmez; kendi içinde güvende hissedebileceği alanı kaybeder. Sürekli eleştirildiği bir evde kimse rahat edemez. Aynı durum insanın kendi zihni için de geçerlidir.

Yargıladığımız Şeyi Neden Yaşamaya Başlarız?

Hayatta sık karşılaştığımız ilginç durumlardan biri de şu, kesin bir dille yargıladığımız bir davranış, günü geldiğinde kendi deneyimimizin parçası olabilir. “Ben asla böyle davranmam.” deriz. Sonra çok yorgun, çok sıkışmış ya da çaresiz hissettiğimiz bir anda kendimizi benzer bir davranışın içinde bulabiliriz. “İnsan çocuğuna nasıl bu kadar tahammülsüz olur?” diye sorarız; hayat bizi uykusuzlukla ve tükenmişlikle tanıştırabilir. “İnsan sevmediği bir işte neden yıllarca kalır?” deriz; maddi sorumluluklar ve belirsizlikler aynı yerde kalmayı seçtirebilir. “Bu kadar kötü bir ilişki neden sürdürülür?” diye düşünürüz; bir gün yalnızlık korkusunu, umudu, bağımlılığı ve vazgeçememeyi içeriden deneyimleyebiliriz. “İnsan kendine nasıl bu kadar bakmaz?” diye eleştirdiğimiz biri gibi, ağır bir kaybın ardından kendi bakımımızı ihmal ettiğimizi fark edebiliriz. “Ben çocuğumu asla böyle yetiştirmem.” deriz; sonra aileden taşıdığımız kalıpların ve gündelik hayatın baskısıyla istemediğimiz davranışları tekrar ederken bulabiliriz kendimizi.

Bu deneyimleri bir ceza olarak görmüyorum. Bana göre hayatın incelikli bir öğretme biçimi var. Dışarıdan baktığımızda sonucu görürüz; hayat ise bazen bizi o sonucun oluştuğu koşulların içine davet eder. Böylece uzaktan değerlendirdiğimiz şeyi içeriden anlamaya başlarız. “Bunu nasıl yaptı?” diye sorduğumuzda hayat bazen sessizce “Gel, nasıl olduğunu birlikte görelim.” der. Bu, yargıladığımız davranışın doğru olduğu anlamına gelmez; davranışın ardındaki insanı görmeye başladığımız anlamına gelir. Anlamak, onaylamak değildir. Hüküm vermeden önce gerçeğin bütün katmanlarını görebilmektir. Bir insanı anlamak, yaptığı davranışı kabul etmek zorunda olduğumuz anlamına da gelmez. Sınır koyabilir, uzaklaşabilir, “Bu davranış benim için uygun değil.” diyebiliriz. Bunu yaparken karşımızdaki kişiyi bütünüyle değersiz, kötü ya da bilinçsiz ilan etmek zorunda değiliz. Yargısızlık sınırları ortadan kaldırmaz; sınırlarımızı nefret ve üstünlük duygusu taşımadan kurabilmemizi sağlar.

Günlük Hayatta Yargıyı Nasıl Fark Ederiz?

Yargı her zaman büyük cümlelerle ortaya çıkmaz. Bazen yüzümüzde beliren bir ifadede, içimizden geçen kısa bir düşüncede ya da küçümseyen bir ses tonunda kendini gösterir.

Bir restoranda yüksek sesle konuşan birini gördüğümüzde…Sosyal medyada sürekli fotoğraf paylaşan birine baktığımızda… Çocuğuna telefon veren bir anneyle karşılaştığımızda… Maddi olarak zorlandığı hâlde tatile çıkan birini duyduğumuzda… Bir ilişkiye tekrar tekrar dönen arkadaşımızı izlediğimizde…

Zihin hemen konuşmaya başlar. İşte tam o anda kendimize şu soruları yöneltebiliriz:

  • Ben şu anda gerçekten ne biliyorum?
  • Bu insanın bütün hikâyesine sahip miyim?
  • Beni rahatsız eden onun davranışı mı, yoksa bu davranışın bende uyandırdığı duygu mu?
  • Bu konuda mutlak doğru olduğuna inandığım ölçü nereden geliyor?
  • Ben aynı koşullarda olsaydım nasıl davranırdım?

Bu sorular yargıyı bir anda ortadan kaldırmayabilir. Ancak otomatik düşünceyle aramıza küçük ama değerli bir mesafe koyar. Dönüşüm de çoğu zaman tam o mesafede başlar.

Bu İlginç Bir Bakış Açısı

Bu İlginç Bir Bakış Açısı

Yargıyı fark etmek için kullanılabilecek en etkili cümlelerden biri şu olabilir: “Bu ilginç bir bakış açısı. Bu bakış açısı bende var.” Birinin düşüncesi, görünüşü, yaşamı, inancı ya da davranışı hakkında kesin bir hüküm verdiğinizi fark ettiğinizde bu cümleyi içinizden söyleyin.

Bu cümle öncelikle düşündüğünüz şeyin mutlak gerçek olmadığını hatırlatır: “Bu ilginç bir bakış açısı.” İkinci ise dikkatin yönünü değiştirir: “Bu bakış açısı bende var.”

Böylece odağınız karşınızdaki insandan kendi zihninize döner. Artık onun nasıl yaşadığıyla değil, sizin bu yaşama neden belirli bir anlam yüklediğinizle ilgilenmeye başlarsınız. Örneğin birinin çok para harcadığını düşündünüz. Bu cümleyi kendinize hatırlattıktan sonra şu soruların peşine düşebilirsiniz:

  • Para harcamakla ilgili bana ne öğretildi?
  • Keyif için yapılan harcamaları neden gereksiz buluyorum?
  • Kendime bir şey alırken neden suçluluk hissediyorum?

Ya da bir insanın fazla görünür olduğunu düşündünüz:

  • Görünür olmak benim için tehlikeli mi?
  • Dikkat çektiğimde eleştirileceğime mi inanıyorum?
  • Başkalarının kendini rahatlıkla göstermesi, bastırdığım hangi yönüme dokunuyor?

Birinin yalnız kalmayı sevmesini garip bulduğunuzda da aynı yöntemi deneyebilirsiniz. Belki yalnız kaldığınızda kendi düşüncelerinizle karşılaşmaktan kaçınıyorsunuzdur. Belki yalnızlığı dışlanmakla eşleştiriyorsunuzdur. Bu çalışma karşımızdaki insanı değiştirmez. Fakat ona baktığımız pencereyi temizler.

Bakış Açısından Özgürleşmek Ne Demektir?

Özgürleşmek, düşüncesiz yaşamak ya da herkesi haklı bulmak değildir. Düşüncelerimizin bizi yönetmesine izin vermeden onları görebilmektir. “Ben böyle düşünüyorum.” demekle “Gerçek budur.” demek arasında büyük bir fark vardır. İlki merakı canlı tutar; ikincisi zihni katılaştırır. Bir düşünceyi kendimizden ayırabildiğimiz sürece onu değiştirme şansımız vardır. Kimliğimizin ayrılmaz bir parçasına dönüştürdüğümüzde ise onu savunmaya başlarız. İnsan zihninin en büyük hapishanelerinden biri de budur.

Kesinlik, merakı zayıflatır. Merakın olmadığı yerde anlayış gelişmez. Anlayışın olmadığı yerde ise yargı büyür. Hayata daha geniş bir yerden bakmak istiyorsak, bizi rahatsız eden her karşılaşmayı küçük bir bilinç aynası olarak değerlendirebiliriz. İnsanların kim olduklarına odaklanmak yerine, bizde neyi harekete geçirdiklerini fark etmeye başlayabiliriz. Yukarıdaki örnekleri hatırlayalım: Karşımızdaki kişinin cesareti, ertelediğimiz kararları hatırlatıyor olabilir. Sınırları, bizim “hayır” diyemediğimiz yerleri görünür kılıyor olabilir. Özgürlüğü, onaylanma ihtiyacımıza dokunuyor olabilir. Hatası ise kendimize hata yapma hakkı tanımadığımızı fark ettiriyor olabilir. Yargı çözülmeye başladığında başkalarına daha anlayışlı bakarız. Aynı anda kendimize karşı da daha dürüst ve daha şefkatli oluruz. Başkalarını insan olmaya zorlamaktan vazgeçtiğimiz ölçüde, kendimize de insan olma izni veririz.

Daha Geniş Bir Hayat Mümkün

Hepimizin ilginç bakış açıları var. Kimisi çocukluktan, kimisi hayal kırıklıklarından, kimisi korkularımızdan, kimisi de kabul görme ihtiyacımızdan geliyor. Bunlara sahip olmak sorun değil. Onları tek gerçek sanmak ise bizi daraltıyor. Bir insanı görünüşüyle, mesleğiyle, ilişki biçimiyle, inancıyla ya da yaşam tercihleriyle tanımlamadan önce durabilmek önemli bir bilinç pratiği. “Bu kişi neden böyle?” diye sormadan önce “Ben bunu neden böyle görüyorum?” diyebilmek ise gerçek dönüşümün eşiği. Dönüşüm, kendi bakış açımızın sorumluluğunu aldığımız yerde başlıyor. Daha özgür bir yaşam, herkesi anlamaktan geçmeyebilir. Anlamadığımız yerde hemen hüküm vermemeyi öğrenmek bile başlı başına bir adımdır. Olgunluk da her konuda aynı fikirde olmak değildir. Farklı bir hayatın da kendi içinde anlam taşıyabileceğini görebilmektir.

Yargıdan özgürleşmenin ilk adımı olarak şu cümleyi kendinize sık sık hatırlatın: “Bu ilginç bir bakış açısı. Bu bakış açısı bende var.”

Evet… Bu da benim bakış açılarımdan biri. Fark ettiğim, sorgulamaya devam ettiğim ve her gün biraz daha özgürleşmeye çalıştığım bakış açılarından biri.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Avatar fotoğrafı
Ankara Üniversitesi Biyoloji bölümü mezunu olan Gülcan Burçin Bilgiç, evrenin ve insanın matematiğine duyduğu derin ilgiyle yıllar içinde spiritüel alanlara yönelmiş, bilgi ve deneyimini çeşitli kadim öğretilerle harmanlamıştır. Numeroloji başta olmak üzere birçok enerji sistemi üzerine uzmanlaşarak bireylerin potansiyellerini keşfetmelerine rehberlik etmektedir. Sosyal medya üzerinden içerik üreterek geniş kitlelere ulaşan Bilgiç, verdiği eğitimler aracılığıyla hem bireysel hem de kolektif dönüşüme katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Her danışman ve eğitimlerinde, sezgi, bilimsel merak ve enerji bilgeliğini bir araya getiren bütünsel bir yaklaşım sunar. Uzmanlık Alanları & Aldığı Eğitimler: Numeroloji, Kundalini Reiki, Aile Dizimi, İlahi Kalp Bağlantısı, Biyoenerji, İlahi Dokunuş, Access Bars, Seraphim Blueprint, Seraphim Işığı, Bach Çiçekleri Terapisi, Seraphim Agua, Shasta, Dağı Kristalleri, Lotus Fire, Gezegen Enerjileri, Yaşam Boyu, Mindfulness, Gerçeğe Uyanış, “Güçlü Beden, Açık Kalp, Berrak Zihin” Programı, Budanın Öğretileri, Enneagram Öğretisi, Yol ve Erdem Eğitimi
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.