19 ve 16 yaşında iki genç insanın annesi olarak onları yetiştirdiğim dönemde şunu fark ettim; aslında geçmişte bizi ebeveyn olarak meşgul eden, yoran, kendi zamanlarımızdan çaldığı gibi görünen, birlikte yaptığımız tüm güzel işlerin, iyiliklerin, sporun, sohbetlerin ve sosyal buluşmaların onların içinde sağlam bir insan temeli inşa ettiğini görüyorum.
Konuştuğumuz etik değerler, ailenin hayata, dünyaya ve çevreye bakış açısı, bardağın boş tarafını değil de daima dolu tarafını görmek ve gerçekten dilde değil yürekte bir şükür alışkanlığı vermek, bir çocuğu şekillendirmede sandığımızdan çok daha büyük rol oynuyor.
Evet dünya değişiyor, coğrafyalar dönüşüyor, ekonomik belirsizlikler var, savaşlar var, işsizlik, iklim krizi gibi çok katmanlı pek çok sorun var ama bir şey kaçırıyoruz: Umut hiçbir zaman hiçbir sistemin içinde bulunan bir olgu değil, aslında umut, insanın eylem kapasitesinden yarattığı bir yakıt.

KOLEKTİF ANKSİYETE
Bugün gençler için en çok kullandığımız kelimelerden biri anksiyete, ama artık bu bireysel bir anksiyete değil, bir kolektif duygu haline geldi. Harvard Business Review ve IDEO gibi kurumların son yıllardaki çalışmalarına baktığımda gençlerin sadece stresli olmadığını aynı zamanda geleceğe de güven duymadıklarını görüyorum.
Fortune tarafından yayınlanan araştırmalar gösteriyor ki gençlerin önemli bir kısmı sistemin çalışmadığını düşünüyor, kendilerini ekonomik olarak sıkışmış hissediyor ve kurumlara güvenmiyorlar. Bu çok kritik bir kırılma çünkü insanı ayakta tutan şey sadece umut değil, insanı ayakta tutan şey; geleceğin mümkün olduğuna dair bir inanç.
GENÇLER BU NOKTAYA NASIL GELDİ?
Bugünün genci pandemiyi gördü, savaşları gördü, ekonomik kırılganlıklar içinde büyüdü, her tür sosyal medyada başka bir ideal hayatı izledi ve aynı anda küresel krizler ve kişisel yetersizlik hislerini deneyimledi. Evet, bu ağır bir psikolojik yük. Ancak burada kritik bir yanlış okuma var. Biz bu durumu gençlerin kırılganlığı olarak yorumluyoruz. Oysa karşımızda duran şey, yüksek bir farkındalık seviyesidir. Farklı bir perspektif sunmak istiyorum burada, belki de gençler daha hassas oldukları için değil de gerçeği daha çıplak gördükleri için bu kadar kaygılılar. Bu noktada mesele şu soruya dönüşmeli bence:

BU ANKSİYETEYİ NASIL DÖNÜŞTÜREBİLİRİZ?
Araştırmalar bize çok net bir şey söylüyor: anksiyete yön değiştirmedikçe azalmıyor. Deloitte ve gençlik araştırmalarının ortaya çıkardıkları bir sonuç var, diyorlar ki gençler eğer bir şeye katkı sağladıklarını hisseder, bir etki alanına sahip olurlar ve yalnız olmadıklarını görürlerse anksiyete seviyeleri düşüyor.
Yani çözüm topluca gençlerin terapi alması değil. Çözüm bağ kurmak, üretmek, etki yaratmak. Burada insan hakları perspektifini de unutmamamız gerekiyor; bir gencin umutlu olma hakkı var, güvenli bir gelecek hayal etme hakkı var, anlamlı bir yaşam kurma hakkı var, ama bugün bu haklar sessizce aşınıyor ve bu aşınma da toplumlara anksiyete olarak geri dönüyor.
KAYBOLAN GELECEK Mİ YENİDEN YAZILAN İNSAN MI?
Gerçekten burada gençleri mi suçlayacağız, yoksa şiddetin normalleştiği, başarının sadece sonuçla ölçüldüğü, değerlerin performansa indirgendiği bu dünyayı mı sorgulamamız lazım?
Ben kendi hayatımda şunu gördüm: Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en kıymetli miras başarı ya da para değildir; etik ve değerlerle şekillenen güçlü bir iç yön duygusudur. Gençlere “Gelecek nasıl olacak?” değil de “Sen bugünden neyi inşa ediyorsun?” sorusunu içsel olarak sordurabilmeliyiz çünkü anksiyetenin en büyük kaynağı eylemsizlik ve en büyük ilacı da anlamlı hareket.
Tabii bu konuda bizlerin de kendimize sormamız gereken sorular var:
“Bir gencin hayatını nasıl dokunuyoruz?”
“Ona ne öğretiyoruz?”
“Ona nasıl bir model oluyoruz?” ve en önemlisi “Kendi hayatımızı nasıl yaşıyoruz?”
Bu sorgulamayı yapmamız lazım. Gençler geleceği görebiliyorlar ama bizim sunduğumuz geleceğe inanmıyorlar. İşte tam da bu yüzden onlara umut vermenin ötesine geçip umut edilecek bir dünya inşa etmelerine destek olmamız gerekiyor.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

