Modern yalnızlık büyürken insanlar neden yeniden kitap kulüplerine, yürüyüş gruplarına ve küçük topluluklara yöneliyor?
Geçen yıldan beri özellikle dikkatimi çeken bir değişiklik var. Daha önce yalnızca büyük şehirlerde rastladığımız okuma grupları, yürüyüş kulüpleri, sessiz çalışma buluşmaları, koşu toplulukları ve analog etkinlikler bir anda çoğalmaya başladı. Sadece sayıları artmadı, dolmaya da başladılar. İnsanlar akşamlarını bir barda geçirmek yerine birlikte kitap okumaya, hafta sonlarını alışveriş merkezlerinde dolaşmak yerine yürüyüş gruplarına katılmaya başladı.
İlk bakışta bu yeni bir yaşam tarzı trendi gibi görünüyor. Ama biraz yakından bakınca bunun çok daha büyük bir dönüşümün işareti olduğu anlaşılıyor. Çünkü insanlar yeni hobiler aramıyor. Kendilerini ait hissedebilecekleri yerler arıyor. Yani modern insan aslında yalnız değil, ait olabileceği bir yapı bulmakta zorlanıyor.
Uzun yıllardan beri bireysellik, modern hayatın en büyük vaadi ve yönlendirmesi. Kendi ayaklarının üzerinde duran, kimseye ihtiyaç duymayan, kendi kararlarını veren, bağımsız birey idealize edilirken kariyer planları, kişisel gelişim kitapları ve sosyal medya kültürü hep aynı şeyi bastırdı: “Kendini geliştir, kendi yolunu çiz, kendine yatırım yap.” Bu söylemin önemli kazanımları oldu. İnsanlar daha özgür seçimler yapabildi, kendi hayatları üzerinde daha fazla söz sahibi oldu. Fakat aynı süreçte sessizce kaybettiğimiz bir şey vardı o da topluluk.

Eskiden insanın hayatında kendiliğinden oluşan sosyal yapılar vardı. Aynı mahallede yıllarca yaşamak, aynı iş yerinde uzun süre çalışmak, geniş aile ilişkileri, komşuluk, sendikalar, dernekler, öğrenci kulüpleri… Bunların hiçbiri yalnızca sosyal organizasyon değildi. İnsanlara düzenli temas, tanınma ve aidiyet duygusu sağlıyordu. Bugün ise aynı şehirde yıllarca yaşayıp komşusunun adını bilmeyen milyonlarca insan var. Bağlantı sayımız artsa da ilişki derinliklerimiz azaldı. Tam da bu nedenle son yıllarda kitap kulüpleri, sosyal kulüpler ve küçük topluluklar yeniden yükseliyor. Bu yükseliş bana göre nostalji aşkı kadar basit bir şeyle değil de iletişim ihtiyacının dönüşmesiyle açıklanabilir.
Yalnızlık Bir İnsan Eksikliği Değil, Düzenli Temas Eksikliği
Modern yalnızlık üzerine yapılan araştırmalar ilginç bir noktaya işaret ediyor. Kendini yalnız hisseden insanların önemli bir kısmının hayatında aslında insanlar var. İş arkadaşları var, aileleri var, sosyal medya takipçileri var. Yani insan sayısında bir sorun yok. Sorun, düzenli ve anlamlı temasın azalması.
Bir topluluğun parçası olmak yalnızca biriyle sohbet etmek değil aslında. Tekrar eden bir iletişimin varlığı çok önemli. Aynı insanlarla tekrar tekrar karşılaşmak, isminin bilinmesi, gelmediğinde fark edilmen ve bir grubun seni beklediğini bilmen aidiyet hissini pekiştiriyor. Bu yüzden kitap kulüpleri yalnızca kitap okumak için kurulmuyor. Koşu grupları yalnızca koşmak için bir araya gelmiyor. İnsanlar aslında ortak aktivitenin arkasına saklanarak yeniden topluluk kurmayı öğreniyor. Yıllardır – belki pandemiden beri- kaybettiğimiz şeyi bulmayı deneyimliyoruz: Birlikte aynı şeyi yapmayı ve paylaşmayı.
Arkadaşlık Artık Kendiliğinden Oluşmuyor
Çocukken arkadaş edinmek için özel bir çaba harcamıyorduk. Aynı sınıftaydık, aynı sokakta oynuyorduk, aynı mahallede büyüyorduk. Yakınlık ve arkadaşlık, zamanın doğal bir sonucuydu. Yetişkinlikte ise durum eskiye göre artık tamamen değişiyor.
Artık kimseyle düzenli olarak aynı hayatı paylaşmıyoruz. İş değişiyor, şehir değişiyor, çalışma biçimleri değişiyor. Uzaktan çalışma yaygınlaşıyor ki iş yerlerindeki arkadaşlıkların ve iletişim biçimlerinin en önemli dönüşüm nedenlerinden biri bu. Yani çoğu zaman arkadaşlık kurmak tesadüfen gerçekleşmiyor. Bunun yerine bilinçli olarak alan yaratmayı gerektiriyor.
Ben bunu yalnızca araştırmalarda ya da yabancı raporlarda görmüyorum. Son birkaç yıldır yürüttüğüm okuma kulüplerinde de aynı ihtiyacın giderek büyüdüğüne tanık oluyorum. İnsanlar ilk başta kitap için geldiklerini söylüyorlar. Birkaç hafta sonra konuştuğumuz şey kitap olmaktan çıkıyor. Birbirini dinleyen insanların aynı masada oturmasının ne kadar iyi geldiğinden bahsediyorlar. “Uzun zamandır ilk kez kendimi ait hissettim.” diyenler oluyor, “Bir grubun beni beklediğini hissetmeyi özlemişim.” diyenler de.

Topluluklar Ruh Sağlığının da Bir Parçası
Bu değişimlerle aynı anda sosyal wellbeing kavramının yükselmesi tesadüf değil. Çünkü psikoloji uzun süredir bireyin iç dünyasına odaklanıyor. Pompalanan bireyselleşme, odağını “sen ve sen” den “sen ve çevren”e çeviriyor. İnsanın iyi oluşunu belirleyen önemli etkenlerden biri de sosyal çevresi değil mi? Kolektifin öneminin bu kadar çabuk unutulduğuna hayret ediyorum bazen.
Bir insanın hayatında güven duyduğu birkaç kişi olması, düzenli olarak ait hissettiği bir grubun bulunması ve katkı sunabileceği bir topluluğun parçası olması, ruh sağlığı üzerinde sandığımızdan çok daha büyük bir etkiye sahip. Bu yüzden topluluk oluşturmak, bir topluluğun parçası olmak, psikolojik dayanıklılığın önemli parçalarından biri olarak görülüyor.
Belki de Aradığımız Şey Yeni İnsanlar Değil
Gerçekten yeni insanlara mı ihtiyacımız var? Yoksa o insanlarla düzenli karşılaşabileceğimiz, birlikte zaman geçirebileceğimiz, katkı sunabileceğimiz bir yapıya mı? Bence bu ikisini uzun zamandır birbirine karıştırıyoruz. Çünkü arkadaşlık, sandığımız gibi yalnızca iki insanın birbirini sevmesiyle kurulmaz. Ortak bir ritim ister. Aynı masanın etrafında tekrar tekrar oturmayı, aynı insanların birbirinin hayatına düzenli olarak değmesini ister. Modern hayat ise tam tersini üretiyor. Sürekli yeni insanlarla tanışıyoruz ama aynı insanlarla yeterince uzun süre kalamıyoruz. Yeni şehirler, yeni işler, yeni platformlar, yeni bağlantılar… Hareket alanımız büyürken ilişkilerimizin kök salacağı zemin giderek daralıyor.
Topluluklar da burada çabasızca bu boşluğu dolduruyor. Bir topluluğun bu açıdan en büyük işlevi, yeni insanları birbiriyle tanıştırmaktan ziyade aynı insanlarla tekrar tekrar karşılaşma imkânı sunması. İnsanın iletişim ihtiyacı ve psikolojisi açısından güven bu tekrarın içinde oluşuyor. Birinin adını ikinci kez söyleyebilmekte, üçüncü buluşmada sohbeti kaldığı yerden sürdürebilmekte, dördüncü hafta gelmediğinde “Bugün seni göremedik.” diyen birilerinin olmasıyla. Kimsenin kimseyi etkilemeye çalışmadığı, performans göstermediği, sadece aynı ritmi paylaşabildiği küçük karşılaşmaların içinde.
İnsan, kendini her seferinde yeniden tanıtmak zorunda kalmayacağı bir çevre arıyor.
NOT: Dijital farkındalık üzerine yazıp konuşurken, bunun yalnızca teoride kalmasını istemedim. İnsanların gerçekten deneyimleyebileceği bir karşılığı olsun istedim. Bu düşünceden yola çıkarak Offline Club Moda’yı kurduk. Haftada bir ya da iki gün, Yuka Mekan’da birkaç saatliğine telefonların sessize alındığı, bildirimlerin değil kitapların, ekranların değil sohbetlerin, sürekli yetişme telaşının değil odaklanmanın ve birlikte olmanın merkezde olduğu küçük buluşmalar yapıyoruz.
Kimimiz kitap okuyor. Kimimiz yazıyor. Kimimiz yalnızca sessizce çalışıyor.
İsteyen kahvesini alıp kendi köşesine çekiliyor, isteyen sohbet ediyor. Kimse kimseyi tanımak ya da sosyalleşmek zorunda hissetmiyor. Ama ilginç bir şey oluyor; aynı insanlar aynı masanın etrafında birkaç hafta buluşmaya başladığında tanışmak için ekstra bir çaba göstermeye gerek kalmıyor. İlişkiler kendiliğinden oluşuyor. Böyle bir alana ihtiyaç duyan herkesi Yuka Mekan’a bekliyoruz!
Detaylı bilgi için: https://www.instagram.com/offlineclubmoda/
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

