Çocukluğumdan beri sanki etrafımda herkesin zihni düz bir tekerlek gibi ilerlerken benimki sağa sola savrulan, arada bir yerlerden düşen sonra beklenmedik bir parlaklıkla geri dönen garip bir şey gibiydi. Şey demek dışında bir tanım bulamıyorum. Bir ara orkestra gibi olduğunu düşünürdüm. Peki şefin bundan haberi var mıydı? Yoktu. Meğer şef benmişim
Derslerim, çoğu DEHBlinin aksine liseye kadar çok iyiydi. İyi bir sporcuydum. İyi bir öğrenciydim. Arkadaşlıklarım süperdi. “Hiç bizi üzmedi” çocuklarındandım ama her hafta ya silgimi ya anahtarımı ya tokamı kaybederdim. Aslı, eşyalarına bir sahip çıkamıyorsun! Ödevlerimi düzenli yapar, mükemmele yakın not tutardım ama o “potansiyelini ortaya koyamıyor tam” ergenlerinden oldum. Lisede popüler, sosyal ama sayısal derslerde kötü bir arka sıra öğrencisiydim. Bazı derslerin saçma olduğunu düşünür o derslerde dinlemek yerine şarkı sözü, deneme yazısı yazar, gizli gizli kitap okuyup resim yapardım. Tarih ve edebiyattan, yabancı dil derslerinden 100 alan ben iş matematiğe gelince 1 soru bile çözemiyordum. Sanki beynimde bir yer vardı ve orası matematik anlamayı reddediyordu. Zaten öğretmenim de sevmiyordu beni.
“Matematik öğretmenim gerizekalı olduğumu düşündüğünü söylemişti. Ben de tüm lise matematik dersini en arka sırada yazarak ve uyuyarak geçirdim. İçim küstü yani derse. Öğretmen olduğumda öğrencilerimin dersime küsmemesi için elimden geleni yaptım.”
Üniversite hayatım ise başarılarla dolu geçti. Çift anadal ile yüksek onur öğrencisi olarak mezun oldum. 2 yüksek lisans yaptım ama tezlerimi bitirip teslim edemedim. Zihnim hem beni çekiyor hem itiyordu ama bu nasıl oluyordu? Hem disiplinli hem isteksiz olmak hem samimi hem çok mesafeli olmak, işe başlarken çok enerjik sonra aşırı motivasyonsuz kalıp hiçbir şey yapamamak… Bende bir sorun vardı herhalde.

18 yaşımdan 36 yaşıma kadar sayısını hatırlamadığım kadar garip teşhisler aldım, bunların başında depresyon geliyor. 2 sene önce gittiğim bir doktor, beni dikkatle dinledikten ve birkaç test yaptıktan sonra zihnimin farklı çalıştığını, bunun bir eksiklik ya da hasar olmadığını fakat bugüne kadarki “Benim aslında neyim var?” sorularıma cevap bulabileceğimi söyledi. Biraz soru cevaptan sonra hüngür hüngür alamaya başladım çünkü belirsiz kalan onlarca soru artık cevaplanmıştı. O güne kadar kavga ettiğim zihnim meğer cidden başka türlü bir tekerlekmiş! Ben onu bulup yerine takana kadar da bir sürü şeyi taklit etmiş hınzır.
DEHB zihnim durur mu başladım araştırmaya. Özellikle kadınlarda geç teşhisin oldukça yaygın olduğunu, semptomların, belirtilerin gayet güzel saklanabildiğini ve benim de bu konuda bir profesyonel olduğumu öğrendim. Önce bir korktum yalan yok. Sonra araştırıp okudukça ve kendimi anlamaya alan açtıkça bazı yeteneklerimin ve hayata dair bulduğum çözümlerin DEHB sayesinde olduğunu kavradım. Zihnim ne zaman bulanıklaşıp dağılsa etrafı, dolabımı toplardım. Genel kanının aksine her zaman düzenli olan ve ajanda tutan biriydim. Otomatik olarak dağınıklığın önüne geçmişim. Aklıma gelenleri sonradan hatırlamak için hep bir not defterim olurdu. Hayatımda yarıda bıraktığım şeyler nedeniyle suçluluk hissettiğim her anı sanki denize bıraktım.
Güvendiğim ve sevdiğim insanlarla bu teşhisi paylaştım. (DEHB’in bir özelliği de gerektiğinden fazla paylaşmakmış bu arada, bazen her tuttuğumuza tüm hayatımızı anlatabiliyormuşuz) Sonra başladı bence bir ajanda kullansan iyi olur’lar, sanırım kafan bu ara biraz dağınık’lar… Anladım ki neyi kiminle paylaşacağım çok önemli. DEHB bana bunu da öğretmiş oldu.

Gelelim kitaba.
Sari Solden ve Michelle Frank’in Kadınlarda DEHB İçin Radikal Bir Rehber kitabını kendim araştırma dehlizlerinde kaybolurken buldum. Kitap, kadınların sosyal sistem içinde kendilerini nasıl ayarladıklarına dair katmanlı bir okuma öneriyor. Metnin odağında yalnızca DEHB yok yani. Görünürlük, kabul edilme ihtiyacı, aşırı uyum ve merkez kaybı arasındaki gerilim var.
DEHB’li kadınların deneyiminde sık görülen örüntülerden biri de aşırı uzlaşma. Kültürel beklentiler — ortamı yumuşatmak, kırmamak, uyum sağlamak — nörogelişimsel hassasiyetle birleştiğinde kişi çoğu zaman kendi ihtiyacını geri plana alarak ilişkisel sistemi stabilize etmeye çalışıyor. Kitabın güçlü kavramlaştırması da burada: “Aşırı uzlaşma, merkezden uzaklaşmanın göstergesidir. Bu bir karakter zayıflığı değil öğrenilmiş bir adaptasyondur.” diyor. Meğer kendi uyum sağlama ve şefkatimi idareli kullanmaya karar verişim de boşa değilmiş.

Merkez Kaybı ve Aşırı Uyumun Psikodinamiği
Metinde “spot ışığında kalmanın yolları” başlığı altında daha az uzlaşmacı olmak, sesini kullanmak ve görünür olmak öneriliyor. Ancak bu görünürlük performans çağrısı değil. Kitapta görünür olmak, kendi ihtiyacını meşru görme kapasitesi olarak tanımlanıyor.
Kitaba göre aşırı uyum davranışı genellikle şu biçimlerde kendini gösterir: rol üstlenme, fazla açıklama yapma, sürekli özür dileme, kendi duygusunu küçültme. Bu davranışların arkasında çoğu zaman reddedilme duyarlılığı ve kabul edilme arzusu bulunuyor. Sosyal kabulün tehdit altında hissedildiği anlarda, kişi ilişkisel dengeyi korumak adına kendini geri çekiyor. Bu kısmı okurken 20’li yaşlarımda bir dönem durmadan özür dileme ve bir şey anlatacağım zaman açıklama, açıklamalar ve daha çok açıklama yapmaya çalışan hallerime oturup ayrıca bir ağladım. O hallerime sarılıp sakin ol demek istedim.
Bu noktada kitabın önemli katkısı, uyumu ahlaki açıdan değerli olarak değil de düzenleme stratejisi olarak ele alması. Sorunu, uyum göstermek olarak tanımlamıyor. Bunun otomatikleşmesi sorundur, diyor. Yani kişi kendi merkezini kaybettiğinde ilişki sürüyor ama öznel bütünlük aşınıyor.
“Güvenlik adına sürekli küçülmek sürdürülebilir değildir.”
Metnin en dikkat çekici bölümlerinden biri dil üzerine olan kısım. “Sadece…”, “Aslında…”, “Üzgünüm ama…”, “Belki yanlış düşünüyorumdur…” gibi niteleyici ifadelerin azaltılmasını öneriyor. Her cümleye özür dilerim lafınız bölüyorum ama… gibi başlamaya artık son! Çünkü her cümle başındaki özür, çoğu zaman çatışmayı önleme refleksi. Ancak uzun vadede, kişinin kendi düşüncesini ikincilleştirmesine yol açıyor. Kitapta önerilen değişikliklerse şunlar: yavaşlamak, nefes almak, kısa ve net ifade kullanmak, gereksiz açıklamayı bırakmak. Burada dikkat çekici olan ve iyi hissettiren, metnin suçlayıcı olmaması. Bu dil kalıplarını öğrenilmiş güvenlik mekanizmaları olarak ele alıyor. Ama aynı zamanda şunu da ima ediyor: Güvenlik adına sürekli küçülmek sürdürülebilir değildir. E değil tabii. Kesin bilgi.

Duygusal Regülasyon ve Otomatik Pilot
“Fark etme” başlığı altında sunulan çerçeve de nöropsikolojik açıdan tutarlı. Benim için tutarlılık çok önemlidir. Evet okuduğum kitaplar için bile J Duygusal yoğunluk arttığında yürütücü işlevler zayıflayabilir; kişi ya aşırı savunmaya geçer ya da tamamen geri çekilir. DEHB’li kadınlarda duygusal hassasiyetin daha belirgin yaşanabileceği vurgulanıyor.
Metin burada gözlemlemeyi öneriyor, yani duyguyu veri olarak görmek. Bu yaklaşım, otomatik tepki ile bilinçli seçim arasındaki alanı genişletiyor. Kişi, duygu yükseldiğinde hemen açıklama yapma, kendini savunma ya da ortamı yumuşatma refleksini fark edebilir. Bu farkındalık, merkezde kalmanın ön koşulu. Çünkü merkez, yanlış anlaşılanın aksine duygusuzluk değil düzenlenmiş yoğunluktur. Kişi duyguyu inkâr etmeden, onun tarafından sürüklenmeden kalabildiğinde sınır koyma kapasitesi artıyor.
Metnin en provokatif önermesi, paylaşım meselesinde ortaya çıkıyor. Her parçanın her bağlamda açığa çıkarılması gerektiği fikri sorgulanıyor. Aslında kitabın, herkese her şeyi anlatmayın kardeşim siz de bazı şeyleri anlatacağınız insanları bilinçli seçimle eleyin demesine bayıldım. İlişkisel şeffaflık mutlak bir erdem olarak ele alınmıyor çünkü değil. Burada saklanma ile seçicilik arasındaki ayrım belirleyici. Saklanma korkuya dayanırken seçicilik bağlamsal değerlendirmeye dayanır. Kişi her ortamın güvenli olmadığını kabul ettiğinde paylaşımı bir hak olarak görür, zorunluluk olarak değil. Aynı şekilde sağlıklı ilişki de tüm ihtiyaçların tek bir kişide toplanması anlamına gelmiyor. Biz DEHB’lilerin zorlandığı konulardan biri bu. Bir kişi tarafından her şeyimizin anlaşılmasını bekleyebiliyoruz. Oysa ilişkisel dağılım mümkün Bir arkadaşla gündelik paylaşım, bir diğeriyle duygusal derinlik kurulabilir. Bu çeşitlilik de kitapta esneklik göstergesi olarak anlatılıyor.
Kitabın sınırlı kaldığı bana göre tek nokta, aşırı uyumun yapısal boyutunu daha geniş tartışmaması. Patriyarkal normlar, iş hayatındaki performans beklentileri ve sınıfsal baskılar bu davranışın zeminini oluşturur. Yine de kitabın müdahale alanı net: bireyin öz-düzenleme kapasitesini güçlendirmek.
DEHB’li kadınlar için – ve sosyal uyum baskısı altında yaşayan birçok kadın için – alanın nasıl ve nerede kullanılacağına dair karar yetisini geri kazanması açısından şahane bir rehber. Kendimi anlamam ve sağlıklı anlatabilmemde bana çok yardımcı oldu.
İhtiyacı olana şimdiden şifa olsun.
Kendini saklamadan yaşamak, her şeyi anlatmak değildir.
Kendini kaybetmeden var olabilmektir.
NOT: Burada yazılanlar asla bir teşhis ya da psikolojik yardım içermez. Eğer böyle bir ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız lütfen profesyonel destek alın.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

