Evet şu an online’dasınız biliyorum, çünkü dergimiz dijital, elimden geldiğince kısa yazacağım size vaadim bu ama ne olur 2 dakikalığına bildirimlerinizi kapatın, odaklanmaya çalışın, felaket senaryoları arasında çıkış arayan, yorgun benliğimize ayna tutasım, dikkatimizi, ruhumuzu timelinelara kaptıran irademize iki çift lafım var.
Algoritmalar, Dikkat Ekonomisi ve Timeline Bağımlılığı
Cep telefonumu elimden bıraktım, televizyonun kumandasına uzandım, haber kanallarını dolaşmaya başladım, duyduğum ya da gördüğüm hiçbir şey beni 30 saniyeden daha çok oyalamadı. Kafamın aşağı değil de öne doğru baktığı o kısa anda parmaklarımın ağrısını hissetmeye başladım, cep telefonunun ağırlığına alışan elim kumandayı kullanırken acemilik çekiyordu. Boşluk hissi avucumdan başlıyordu. Göz ucuyla telefona baktım, “Brain Rot” olduğumu işte o an farkına vardım.

Hep aynı senaryo. Aslında telefonu elimden bırakıp sukuta erişmeye karar verdiğim halde nasıl oluyorsa oluyor, işaret parmağımla ekrana dokunuyorum, göz ucuyla yine ekrana bakıyorum; her şey bir dakika öncesiyle aynı ama ben her an çok önemli bir gelişme olabilir ve bu bir dakikada bunu kaçırabilirim telaşına kapılıyorum. Koltuktan kalkıp mutfağa gidiyorum su içersem ya da Türk kahvesi yaparsam beynim biraz ferahlar, kafamın içinde güzel bir rüzgâr eser diye umuyorum. Kahvenin olduğuna dair gelen sinyalle ayılıyorum, telefonumu çoktan yan çevirmiş tost makinesinin üstüne yerleştirmiş, YouTube’da bir şeylerin analizini izlerken buluyorum kendimi. Oysa kahve de en fazla 2 dakikada pişmiştir. Zaman algım yok, hep aynı anın içinde yaşıyor gibiyim, adı da timeline…
YouTube’u kapatıyorum, bir elime kahve fincanını diğer elime telefonumu alıp yeniden koltuğa geçiyorum. Kahvemin ilk yudumundan sonra istemsizce cep telefonumu aramaya başlıyorum bir taraftan da gözüm çoktan mute tuşuna bastığım televizyonda. Ekran cayır cayır son dakika yazılarıyla yanıp sönüyor. Trump İran’la ilgili bir açıklama yapmış, ben bunu “Yine ne salladı acaba?” diye yorumluyorum. Bir başka kanala geçiyorum telefonumu hala bulamadım çünkü orada da belediye davalarıyla ilgili bir son dakika görüyorum. Ama dur bir de operasyonlar var, bir sürü iş insanı gözaltına alınmış, kayyumlar havalarda uçuşuyor, enflasyon daha da artarsa bir de İran’ın enerji alt yapısı vurulursa halimiz nasıl harap olur düşünceleriyle dolu kafamın nefes almayı unuttuğunu boğulur gibi olduğum an anlıyorum. Hiçbir haber yeterince umutlu hiçbir haber yeterince kötü, yeterince kıyamet senaryosu gibi de gelmiyor aynı zamanda. Ama tedirginliğim üzerinde bir hüküm kuramıyor, kendimi bir türlü rahatlatamıyorum da.

Belirsizlik Yorgunluğu: Sürekli Haber Tüketiminin Psikolojik Etkileri
Bir an sol avucumdaki acıyı duyumsuyorum o kasılma ve ağırlık hissiyle arayıp da bulamadığım telefonumun elimde sıkı sıkı durduğunu görüyorum. Derin bir nefes sonra yeniden kaskatı kesilmiş parmaklarımla bir şeyleri kaydırıyorum.10 dakika veriyorum kendime gündeme bakmak için… 3 saat sonra elimde telefonla uyuyakaldığımı üşüyerek uyandığımda anlıyorum.
Göğsüme öküz oturmuş gibi ama aslında bunun bir bilimsel adı var, bunu da biliyorum. “Belirsizlik Yorgunluğu” … Dibine kadar yaşıyorum da ben, timeline bağımlılığımla da kendime bir çıkış arıyorum. Bilgi sahibi olayım diye çıktığım gündem yolculuğunda çoğumuz gibi dezenformasyona maruz kalıyorum. Kaygımın, nefeslerimin yarım olmasında bunun payı büyük. Uykudan uyanıp son dakika gelişmelerine bakıyorum. Her bilgi çok önemli ama her yeni bilgi eskisini silecek kadar önemli mi artık ayrımına varamıyorum.

Dijital Kaçıştan Gerçek Temasa: Yavaşlamayı Hatırlamak
Yavaşlığı özlediğimi hissediyorum, yorgunluktan tutmayan kemiklerimi esnetmeye çalışırken. Taş da taşımıyorum ama dünyanın yükünü omuzladığımı fark ediyorum. Esnemeye çalışırken bir de göz ucuyla telefona bakmak zor gerçekten. Birazdan giyinip, her zamanki sokaklardan yürüyüp her zamanki işime her zamanki simitçinin önünden geçerek gideceğim, 10 dakika önce timeline kaydırma seanslarında felaket haberleriyle sarsılmamış, “Ben nasıl normal bir hayat yaşayacağım?” endişesinden kaşlarımı hiç çatmamışım gibi. Bu dünya internetten önce de bu kadar tehlikeli bir yer miydi? Peki arka arkaya gelen şirket kapamalar, zamlar, yapay zekayla tüm dünyanın sorunu haline gelecek o işsizlik kaygısı ne kadar gerçek?
Neden mi sorguladım şimdi bunu, çünkü güya X’te haber bakarken istemsizce Instagram’a geçiş yapmışım bile. Beynim “app”ler arası dolaşma emrini artık refleks haline getirdi çünkü. Peki neden burada herkes çok mutlu, çok zengin, çok kusursuz? Algoritmalar kendine yeni kurbanlar mı arıyor? Peki ben yaşayan, konuşan, gülen, hisseden genel bir kaygı hali değil de arada bir harbi harbi üzülen biri olmayı terk edip tedirgin ve yorgun o izleyiciye ne zaman dönüştüm? Buradan çıkış var mı? Çünkü çağın hastalığı depresyon, çağın hastalığı DEHB, çağın hastalığı kaygı bozukluğu derken tedirginliğin ve belki de yarısı yalan fazla bilginin bünyemde yarattığı belirsizlik hissiyle baş etmeye çalışıyorum ve hangisiyim artık ben de bilmiyorum. Belki de tüm bunlardan kurtulmak için sıfırlanmaya Blackout’a ya da bir Zero Day’e ihtiyaç var. Kökten çözüm, şalteri indirmek. Çünkü ben irademe sahip çıkamıyorum. Evet siz de benim gibisiniz biliyorum, sıkılmaya vakti olmayan, kaygılı, yorgun, felaket haberleri arasında gerçek bir duygu yakalamak için çırpınan o kişisiniz. Bu yüzden de annesiz makak Punch’a hıçkırarak ağlayan, ölüme giden penguenin ardından ağıt yakan insanlara dönüştük hep beraber. Çok değil, sadece 1 saat, cesaretiniz var mı telefonunuzu ve televizyonunuzu ve bilgisayarınızı bir kenara bırakıp kendinizle durmaya? Belirsizliği bir kenara bırakıp gerçekten anda durup yavaş yavaş akmaya?
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

