Tasavvufî tekâmül, ilk bakışta insanın kendini büyüttüğü, çoğalttığı, güçlendirdiği bir yol gibi anlaşılır. Oysa hakikatte bu yol, insanın kendi merkezinden çekilerek hakikatin merkezine doğru yönelmesidir. Bu, bir bir soyunma hâlidir. İnsan bu yolda ilerledikçe artmaz, eksilir gibi görünür. Ama o eksilişin içinde hakiki genişlik saklıdır. Çünkü sûfîler bilir ki hakikate yaklaşmak, üzerine bir şey koymakla değil, aradan çekilmekle mümkündür.
KENDİNDEN ÇEKİLMENİN İNCELİĞİ
İnsanın en derin yanılgısı, kendini merkeze koyarak yaşamasıdır. Kendi düşüncesini hakikat, kendi duygusunu ölçü, kendi arzularını yön sanması… Bu hâl o kadar içselleşir ki insan, kendi içinden geçen her şeyi mutlak doğru zannetmeye başlar. Oysa tekâmül, bu mutlaklık hissinin çözülmesiyle başlar.
Bir an gelir, insan kendi iç sesine bile mesafe almayı öğrenir. Düşüncelerinin kendisi olmadığını, duygularının gelip geçici olduğunu fark eder. O güne kadar “ben” dediği şeyin; aslında alışkanlıkların, korkuların, öğrenilmiş tepkilerin ve korunma biçimlerinin bir toplamı olduğunu görür. Bu fark ediş, insanı sarsar çünkü ilk kez kendi hikâyesine dışarıdan bakar. İnandığı yerden sorguladığı yere, sahip çıktığı yerden şahit olduğu yere geçiş başlar.
NEFİS: ENGELDEN ÖĞRETMENE
Tasavvufta nefis, yok edilmesi gereken bir düşman değildir. O, okunması gereken bir metindir. Her satırında bir işaret, her tepkisinde bir hakikat izi taşır.
İnsan öfkelendiğinde yalnızca öfkeyi görmez; incinen bir yerini fark eder. Kıskandığında sadece başkasına bakmaz, kendi eksikliğine temas eder. Kontrol etme ihtiyacı duyduğunda aslında içindeki güvensizliği görmeye başlar. Bu yüzden tekâmül, duyguları bastırmak değildir. Onların arkasındaki sesi duymaktır.
Nefis terbiyesi, bir çözülme alanıdır. İnsan kendini anlamaya yaklaştıkça dönüşür. “Bu hâl bende neden var ve bana ne anlatıyor?” sorusu insanı dış dünyadan alır, iç dünyasının derinliğine indirir. Orada görülen her şey, aslında bir arınma kapısıdır.

KALBİN AÇILMASI: BİLMEKTEN HÂL’E GEÇMEK
Tasavvuf, bilgiyi inkâr etmez ama onunla da yetinmez. Çünkü bilgi zihinde kalır; tekâmül ise kalpte gerçekleşir.
İnsan çok şey öğrenebilir, çok şey anlatabilir. Ama aynı kırılma anında yine aynı yerden tepki veriyorsa, o bilgi henüz hâle dönüşmemiştir. Tasavvufun inceliği, bilgiyi yaşanan bir hâle dönüştürmektedir.
Sabır, bir kavram olmaktan çıkar; içten içe taşınan bir genişliğe dönüşür. Tevekkül, söylenen bir cümle olmaktan çıkıp insanın içine yerleşen bir güven hâline gelir. Kalp açıldıkça bakış değişir. İnsan artık hayatı kendine karşı bir alan olarak görmez.
“Bu neden benim başıma geliyor?” sorusu yavaş yavaş yerini “Bu bana ne öğretiyor?” sorusuna bırakır. İşte bu hal, tekâmülün sessiz ama en güçlü adımlarından biridir.
AŞK: TEKÂMÜLÜN YAKICI GÜCÜ
Bu yolculuk yalnızca akılla yürünmez. Çünkü akıl sınır çizer, ölçer, tartar. Oysa tekâmül, çoğu zaman ölçülerin ötesine geçmeyi gerektirir. Burada devreye aşk girer.
Aşk, insanın kendine çizdiği sınırları eritir. Benliğin katı hatlarını yumuşatır. İnsan Allah’a yöneldikçe, kendi merkezinde kurduğu savunma mekanizmaları çözülmeye başlar.
Haklı olma ihtiyacı azalır.
Kendini anlatma arzusu hafifler.
Anlaşılmak isteği yerini anlamaya bırakır.
Aşk, insanı kırarak değil, eriterek dönüştürür. Bu yüzden sûfîler için tekâmül, sadece bir çaba değildir. Aynı zamanda bir yanış hâlidir. İçinde arınma olan bir yanış…
HİÇLİKTE DERİNLEŞMEK
Tasavvuf yolunun en ince, en zor ve en hakiki eşiği “hiçlik”tir. İnsan kendine yüklediği anlamları, kimlikleri, başarıları, haklılıklarını bir bir bıraktıkça aslında ne kadar sınırlı bir varlık olduğunu görür. Bu, küçülmek gibi hissedilse de hakikatte yerini bilmektir. Çünkü insan kendini merkeze koydukça daralır. Kendini çektiğinde ise hakikat görünür hâle gelir.
Hiçlik, hakiki değerin sahibini bilmektir. Bu noktada insan artık kendini ispat etme ihtiyacı duymaz. Görünmek, onaylanmak, anlaşılmak eskisi kadar önemli değildir. İçinde sessiz bir bilme hâli oluşur. Ve o bilme, kelimelere ihtiyaç duymaz.
YOLUN SONSUZLUĞU
Tasavvufî tekâmül, bir yere varma süreci değildir. Bu yolun bir sonu yoktur. Çünkü her idrak, insanın aslında ne kadar az bildiğini fark etmesine vesile olur. İnsan öğrendiğini bıraktıkça derinleşir. Bu yüzden sûfîler için mesele varmak değil, yolda kalabilmektir.
Her gün biraz daha yumuşamak,
biraz daha anlamak,
biraz daha bırakmak…
İnsan, kendinden vazgeçebildiği kadar hakikate yaklaşır.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

