Bazen şöyle bir soru gelir akla: “Bu kadar büyük insanlar… Yıllarca okumuşlar, nefislerini terbiye etmişler, mürşitlerin dizinin dibinde oturmuşlar. Buna rağmen neden ömürlerinin sonuna kadar aramaya devam etmişler? Demek ki hakikate ulaşamamışlar mı?”
Bu soru, hakikati bir menzil sanan aklın sorusudur. Oysa tasavvuf, hakikati varılacak bir nokta olarak değil, içine her gün biraz daha girilen bir sonsuzluk olarak görür. İnsan çocukken denizi ilk defa gördüğünde onu birkaç dalgadan ibaret zanneder. Biraz büyür, kıyının ötesini fark eder. Gemileri görür, ufku görür. Yıllar sonra denizin dibinde bambaşka bir âlemin yaşadığını öğrenir.
“Okyanusları tanıdıkça anlar ki aslında gördüğü şey, denizin kendisi değil, sadece kıyısıymış.”
Hakikat de böyledir. İnsan Allah’ı tanımaya başladıkça O’nu bildiğini değil, aslında ne kadar az bildiğini fark eder. Belki de bu yüzden en büyük arifler, en büyük iddiaların sahipleri değil; en büyük tevazunun sahipleri olmuşlardır. Çünkü insanın öğrendiği her hakikat, bilmediği başka bir hakikatin kapısını aralar.

Bir kapı açılır. Sonra bir kapı daha… Sonra bir kapı daha… Tasavvufun yolu biraz da bunun için bitmez. Çünkü biten yol, sonsuza çıkamaz.
Modern insan eğitimi biriktirmek ister. Tasavvuf ise perdeleri kaldırmak ister. Modern insan daha çok bilgiye sahip olmayı hedefler. Mutasavvıf ise sahip olduğu her şeyden, hatta kendisinden bile vazgeçerek hakikate yaklaşmaya çalışır. Bu yüzden okudukları kitapların sayısı arttıkça, cümleleri azalır. Bildikleri çoğaldıkça “Ben biliyorum.” deme cesaretleri eksilir. Çünkü ilim insana cevap verebilir. Ama marifet insana hayret verir.
Tasavvufun büyükleri neden sürekli okumaya devam ettiler? Çünkü kitapların onları hakikate ulaştıracağını düşündükleri için değil. Her okuduklarında kendi içlerindeki başka bir perdeyi fark ettikleri için. Her tefekkür, başka bir gafleti gösteriyordu. Her zikir, başka bir dikkatsizliği… Her ibadet, başka bir kibri… İnsan kendini tanımaya başladığında yolun ne kadar uzun olduğunu görür. İşte o zaman yürümek yük olmaktan çıkar.
“Yürümek, şükre dönüşür.”
Belki de Sufilerin hiç acele etmemelerinin sebebi buydu. Çünkü onlar Allah’a giden yolun mesafeyle değil, hâlle alındığını biliyorlardı. Ve hâl, ömür boyunca olgunlaşan bir meyve gibidir. Bugün biraz tatlanır. Yarın biraz daha. Ömür bittiğinde bile insan, Allah’ın sonsuzluğu karşısında hâlâ yolcudur. Mutasavvıfların arayışı hiçbir zaman “bulamamış olmanın” işareti değildi. Aksine, hakikate gerçekten dokunmuş olmanın alametiydi. Çünkü hakikate uzaktan bakan, onu küçük zanneder. Yaklaşan ise onun sonsuzluğunu görür. Bu nedenle büyük mutasavvıflar kendilerini hiçbir zaman yolun sonunda görmediler. Onlar biliyorlardı ki Allah’a doğru atılan her adım, yeni bir yakınlığın başlangıcıdır.
Hakikat, varılacak bir menzil değildir. Hakikat, insanın her nefesinde yeniden davet edildiği ilâhî bir yakınlıktır.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

