İmam Gazali der ki: “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.” İnsan da hayat da din de tıpkı ceviz gibidir. Dıştan bakıldığında kalın ve sert bir kabuk görünür. Kimisi bu kabuğun dışını parlak bulur, kimisi ise şekilsizliğine takılır. Oysa cevizin lezzeti içindedir; özü ondadır. Ve bu öz, ancak kırılarak ulaşılır.
Cevizin kabuğu, zahiri —yani dış görünüşü— temsil eder. Bir insanı ilk gördüğümüzde bizde bıraktığı izlenim, bir davranışın sadece dışa yansıyan kısmı, bir sözün sadece sesi… Hepsi kabuktur. Dışarıdan gördüklerimizle, duyduklarımızla hüküm vermeye başladığımızda; cevizin tamamı budur sanırız. Oysa içe inmeyen kişi, gerçeği yalnızca dıştan okuyan bir gözle bakar.
Bir şeyi ya da birini gerçekten anlamak istiyorsak, onun özüne inmemiz gerekir. O kabuğun altındaki niyeti, hissi, yarayı, arayışı görebilmemiz gerekir. Tıpkı tasavvufta olduğu gibi… Şeriat kabuktur; yolu korur, şekli çizer. Ama öz, yani tasavvuf, mana ile bağ kurar. Dış görünüş değil, kalbin niyeti ve yönelişi değerlidir. Yargı değil anlayış, kibir değil tevazu, dışlama değil tevhid gerekir.

Ve yine anlamamız gereken bir başka mesele vardır: Adalet. Bu dünyadaki adalet ile Allah’ın adaleti aynı terazide tartılmaz. Biz, sınırlı aklımızla adaleti çoğu zaman sebepler zincirine bağlarız. Ama ilahi adalet, sebeplerin ötesinde işler. Tıpkı Hızır Aleyhisselam ile Musa Peygamber’in kıssasında olduğu gibi… Musa, Hızır’ın yaptığı üç eylemi gördüğünde her biri ona zulüm gibi görünmüştü. Ama sonrasında Hızır perdeyi araladığında, Musa ancak o zaman hakikatin ne olduğunu görebildi. İşte biz de hayatlarımızda perde arkasını göremeyiz.
“Bu neden benim başıma geldi?” “Bu kötülüğü yapan neden ceza almıyor?”
diye isyan etmek, kabuğa takılı kalmaktır. Bilmeliyiz ki, Allah hiçbir iyiliği karşılıksız bırakmaz ve hiçbir kötülüğü unutmaz. Fakat bunun ne zaman ve nasıl tecelli edeceği bizim bilmemize açık değildir.
Belki de kötülük yaptığını düşündüğün biri, son nefesinde öyle bir tövbe eder ki, Allah’ın merhametiyle affedilir. Biz, onun dışını görürüz; Allah ise içini. Biz, zamanın bir anına bakarız; Allah ise tüm zamanları görür. O yüzden ne yargılamalıyız ne de isyan etmeliyiz. Her şeyin ardında bir hikmet, her olayın içinde bir sınav ve her canlının yazgısında bir sır gizlidir. İnsan ancak kalp gözüyle baktığında şunu fark eder: Herkes aynı değildir ve herkes aynı olmak zorunda da değildir. Bu dünya bir imtihan sahnesidir; cennet değil. O yüzden iyilik kadar kötülük de huzur kadar fırtına da vardır. Mühim olan; her şeye rağmen insanı Allah’ın bir emaneti olarak görebilmek ve kimseyi bir cümleyle ya da bir hatayla özetlememektir.

Birinin kötü bir davranışı varsa o davranışı ondan çok daha büyük bir failin yönettiğini hatırla: Kudret sahibi Allah’tır. Yargılama. Çünkü yargıladığında hem onu hem kendini hem de ilahi planı görmezden gelmiş olursun. Ön yargı, insanın kendi zihnine ördüğü kalın duvardır. O duvarın ardında hem başkasını göremez hem de kendi özünü. Oysa tasavvuf, bu duvarları yıkmaya çağırır: Öze dön, kabuğu kır, hakikate ulaş.
İnsan, kabukta kalırsa yalnızca şekle takılır. Öze inerse sevgide buluşur. Çünkü tasavvufun merkezinde yalnızca bir kıble vardır: Allah sevgisi. O sevgiyle bakmaya başladığında farklılıkların arasında birliği, karmaşanın içinde düzeni, insandaki ilahi kıvılcımı fark etmeye başlarsın. O yüzden birini anlamak istiyorsan, yargılamadan, etiketlemeden, “sen şöylesin” demeden önce şunu sor: Bu kişinin içindeki öz nedir? Bu davranışın ardındaki niyet ne olabilir? Ve bu olayda benim öğrenmem gereken ne?
Hiçbir ceviz sadece kabuktan ibaret değildir. Ama kabuğu kırmadan içindeki cevheri de bilemezsin.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

