Önemli tarihi alanlara ezoterik turlar düzenleyen rehber ve araştırmacı yazar Damla Selin Tomru’yla Göbeklitepe’yi tüm yönleriyle ele alan yeni kitabı Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri hakkında konuştuk. Yer yer Göbeklitepe hakkında merak ettiklerimiz, yer yer bu araştırmalar sırasında kendisinin yolculuğu ve deneyimi hakkında sorular yönelttiğimiz bu aydınlatıcı röportaj için kendisine bir kez daha teşekkür ediyor, sizleri bu keyifli deneyimi bizimle paylaşmanız için röportajla baş başa bırakıyoruz.
Biz sizi tur rehberi ve araştırmacı yazar olarak tanıyoruz. Ama aslında başarılı bir kurumsal hayat geçmişiniz var. Pek çok insan kariyerini değiştirmek konusunda cesaret bulmakta zorlanıyor. Siz bu cesareti nasıl buldunuz? Kariyer değişim süreciniz nasıl başladı, nasıl ilerledi?
Hayatımda iki önemli geçiş dönemi yaşadım. İlki kurumsal hayattan kişisel gelişim alanına geçişti. İkincisi ise kişisel gelişim ve farkındalıktan turizm ve araştırmacı yazarlığa yönelmemle gerçekleşti. Kurumsal hayatta en son bir holdingin kurumsal iletişim departmanında çalışıyordum. İçinde bulunduğum hayatı ve ideal olarak gördüğümüz birçok şeyi sorgulamaya başladım. Zamanla fark ettim ki, aslında ruhumun gerçekten istediği bu değildi. Yaşanan birçok şey bana yapay ve ego merkezli gelmeye başlamıştı.
Tam da bu dönemde Paulo Coelho’nun Brida adlı kitabını okuyordum. Kitapta yaşam amacını arayan bir kadının hikayesi anlatılıyordu. Onu okurken içimden “Benim de önüme bir işaret gelsin, ne yöne gitmem gerektiğini anlayayım” diye geçirdim. Gerçekten de evrenden ne dilediğine dikkat etmek gerekiyor çünkü evren, ne istersen onu gönderiyor. Kısa süre içinde kendimi kurumsal hayatın dışında, kişisel gelişim alanında çalışmalar yaparken buldum. Bu geçiş benim için oldukça hızlı oldu. Sorumu sorduktan sadece üç ay sonra bu alanın içindeydim. Bu hız başımı döndürdü. Henüz 26 yaşındaydım ve bu değişim beni çok heyecanlandırdı, mutlu hissettirdi. Ancak bu yola girince önce ağzınıza bir parmak bal çalınıyor, sonra sınavlar başlıyor. Hayatımda art arda gelen sınavlarla karşılaştım. Bu süreçte en önemli farkındalığım şu oldu: Yaşam amacını bulmak çok önemli. Çünkü amacımızı bilmediğimizde, kafesinden kaçmış bir muhabbet kuşu gibi bir duvardan öbürüne çarpıyoruz. Oysa yaşam amacımızı bilirsek yol zorluklarla dolu olsa bile, ruhumuz o yola ait olduğu için ilerlemek çok daha kolay oluyor.

Gelelim turizm ve kokartlı rehberliğe geçiş sürecime. Lisedeyken rehber olmak istiyordum. 1. sınıftan sonra bölüm seçilirken turist rehberliği sözel alanda yer alıyordu. Bu nedenle sözel bölümü seçtim. Ancak sınava gireceğim yıl YÖK karar değiştirdi ve turist rehberliği eşit ağırlığa alındı. Ben de bu nedenle turizm rehberliğini kazanamadım. “Galatasaray Üniversitesi’ni kazanırsam hem İngilizcem hem de Fransızcam olur, belki bu bana bir kapı açar” diye düşündüm. Bu yüzden Galatasaray’da İletişim Fakültesi’ni tercih ettim. Amacım tamamen dil öğrenmekti. Kişisel gelişim alanında çalışmaya başladığımda danışanlarımdan şu talep geldi: “Damla, bizi Mısır’a götürsene.” Gerekli organizasyonları yaptım ve ilk Mısır turumuzu düzenledim. Ardından Göbeklitepe 2017 itibariyle popülerleşince oraya da turlar yapmaya başladım. Ancak burada bir sorun ortaya çıktı. Rehber bulabiliyordum ama aynı vizyonda bir rehber bulmak çok zordu. Urfa’daki tek uygun rehber Halit Aygat’tı. Kişisel gelişim alanında çalışan hemen herkes onunla tur yapıyordu. Biz de artık tur tarihlerimizi kendi takvimimize göre değil, Halit’in uygunluk durumuna göre belirlemeye başladık. Bir gün Halit bana dedi ki “Sen neden yüksek lisans yapıp rehber olmuyorsun?” Olur mu, olmaz mı derken bu fikri benimsedim. Yüksek lisansımı tamamladım ve rehberlik kokartımı aldım. Böylece artık kimseye bağlı olmadan turlar düzenleyebiliyorum. Aynı zamanda lise yıllarındaki hayalimi de gerçekleştirmiş oldum.
ANADOLU’NUN UNUTULAN BİLGELİĞİNİ HATIRLAMAK
Göbeklitepe ile ilgili pek çok farklı teori var. Herkes başka bir şey söylüyor. Benim isteğim ise “Göbeklitepe budur” demek değil; tam tersine, bu farklı teorileri bir araya getirip Göbeklitepe kimin için ne anlam ifade ediyorsa onu insanların yorumuna bırakabilmek.
Hem araştırmacı yönünüz hem de mesleğiniz nedeniyle birçok yer hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olduğunuzu düşünüyorum. Tüm bu yerler arasından Göbeklitepe’yi ele almanızın özel bir nedeni var mı?
Birincisi, Göbeklitepe bence Anadolu’yu tekrar hatırlamamız için çok önemli bir mihenk taşı oldu. Kendi değerlerimizin farkına varmamız açısından çok kıymetli. Şamanizm denilince Peru’ya, Paganizm denilince İngiltere’ye gitmek, Keltleri araştırmak, İskandinav ülkelerine yönelmek ya da Hindistan’a, Mısır’a gitmek, piramitleri muhteşem bulmak… Evet, bunlar çok güzel ama aslında bunların âlâsı bizim kültürümüzde ve köklerimizde var. Yani Türk Şamanizmi’nin, bütün Şamanizm ekollerinin anası olduğu ispatlanmış durumda. Peru’daki Şamanizm, Orta Asya’dan göç eden Türkler tarafından şekillendiriliyor ve bugünkü halini alıyor. Ama şimdi kendine “Şamanım” diyen kaç Türk, acaba Hakas Türkleriyle buluşmaya gitti? Bu bana çok üzücü geliyor. Aynı şekilde, mesela biz hep şimdiye kadar piramitlere âşık olduk. Ama çok daha eskisi ve bence çok daha büyüleyicisi bizim kendi topraklarımızda var. Ve bu beni çok heyecanlandırıyor. O yüzden istiyorum ki önce biz, sonra da bütün dünya bu değerlerin farkına varsın. Ve bu değerler gerçekten hak ettiği yeri bulsun. Göbeklitepe böyle çıktı ortaya.
Bir de ben hâlâ o eski romantiklerdenim, işaretleri toplamayı çok severim. O dönem başka bir dergi için yazıyordum. O sayede Andrew Collins’le tanışmıştım. Andrew Collins, Göbeklitepe ile ilgili dünya çapında pek çok bestseller kitabı olan biri. Yine aynı dergi için bu kez Şengül Boybaş’la, Atiye dizisi için röportaj yapmıştım. Andrew “Sen Şengül’ü tanıyor musun?” dedi. “Evet, tanıyorum” dedim. “O zaman bizi buluştur” dedi. Ve ilginç bir şekilde Hıdırellez günü üçümüz Zoom’da toplantı yapıyorduk. Sonra ikisi birden dönüp bana baktılar ve dediler ki “Senin Göbeklitepe ile ilgili bir şey yapman lazım.” Ben de bir belgesel yapmaya karar verdim.
Göbeklitepe ile ilgili pek çok farklı teori var. Herkes başka bir şey söylüyor. Benim isteğim ise “Göbeklitepe budur” demek değil; tam tersine, bu farklı teorileri bir araya getirip Göbeklitepe kimin için ne anlam ifade ediyorsa onu insanların yorumuna bırakabilmek. Bu anlamda da sağ olsun birçok isim röportaj yapmayı kabul etti. En önemlisi de Necmi Karul Hoca’nın kabul etmiş olmasıydı. Onun katkısı ve desteği inanılmazdı. Böylece belgesel ortaya çıktı. Ama biz bu belgeseli hiçbir kanala beğendiremedik. Gittiğimiz her yerden şu geri dönüş geldi: “Sizinki çok bilimsel, çok fazla bilgi var.” Tabii bunu kabul etmek kolay olmadı benim için. Çünkü inanılmaz bir emek vardı. Hepsi bir anda öylece kaldı. Ve pandemi patladı. Pandemi sırasında tüm bu araştırma ve röportajları kitap haline getirmeye karar verdim. Kitap haline getirdim. Ama o dönemde dolar yükseldi, kâğıt fiyatları arttı. Çoğu yayınevi de belli bir sayıda takipçisi olmayan kimsenin kitabını basmamaya başladı. Dolayısıyla o proje de orada kaldı. Ta ki geçtiğimiz aralık ayına kadar… O ay, tamamen tesadüfen, ilk iki kitabımı basan arkadaşımın kitabını bir müze mağazasında gördüm. Fotoğrafını çektim, “Hayırlı olsun” diye mesaj attım. Yeni bir yayınevi kurmuş ve müze mağazalarıyla çalışıyormuş.
Sonra buluştuk. Bana dedi ki “Bize Göbeklitepe ile ilgili bir kitap lazım. Çünkü bu konuda hem konuyu basit anlatan hem de bütün bilgileri bir arada toplayan bir kitap yok.” Ben de dedim ki “Bende o kitap var.” Tabii kitabı güncelledim, yeni bilgilerle son hâline getirdim. Ve kitap bu şekilde raflarda yerini buldu.

Kitabınızın yazım sürecinde yaptığınız araştırmalar, röportajlar, edindiğiniz bilgiler içinde sizi en çok şaşırtan ve düşündüren ne oldu?
Benim en çok hoşuma giden noktalardan bir tanesi mantar kafalı kadın figürü. Çoğu zaman doğum esnası olduğu söylenen, bazılarının “Hayır, o aslında cinselliğe hazırlık esnası” diye adlandırdığı figürün aslında bambaşka coğrafyalarda da mağaralara çizilmiş bir desen olması… O mantarın aslında trans halini anlatıyor olması ve dolayısıyla Şamanizm’e gönderme yapıyor olması beni çok heyecanlandırmıştı. Çünkü kolektif bir bilginin nasıl bambaşka coğrafyalarda nesillerden nesillere aktarıldığını gösteriyor.
Yine aynı çizimle alakalı olarak Klaus Schmidt’in de şöyle bir savı var, o da bana çok tatlı geliyor. Diyor ki “Göbeklitepe’deki diğer yapılara baktığımızda çok ince bir işçilik ve özen var ve çoğu çok boyutlu şekilde. Ama bu kadın tamamen sanki biri canı sıkılmış da taşla onu çizmiş gibi. Dolayısıyla da o dönemin graffitisi, duvar resmi gibi olabilir mi acaba? Ya da içimizde kopan bazı fırtınaları da ilginç sloganlarla duvarlara yazmayı seviyoruz ya hâlâ… Acaba böyle bir çığlık mıydı?” diye soruyor kitabında. Mesela bunu düşünmek, dolayısıyla o günlere gitmek, o insanların içinde yaşadıklarını, o isyan noktasının neyle alakalı olabileceğini düşünmek de beni çok heyecanlandırıyor.
Kadının o toplumdaki konumuyla ilgili de bir mesaj veriyor olabilir mi?
Olabilir. Aslında henüz tam anlamıyla yerleşik hayata geçmediğimiz dönemlerde hep anaerkil bir sistemden söz ediyoruz. Ve bu sadece Anadolu coğrafyasında değil, Mısır’a gittiğinizde de öyle. Mesela Mısır’da bir heykel var. Firavun önde duruyor ve arkasında omzuna elini koymuş bir kadın duruyor. Çünkü orada da anaerkillik var. Hani derler ya, “Her güçlü, başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır.” Evet, çünkü kadın aslında ondan daha güçlü ve bilge. Dolayısıyla da destekliyor. Bu açıdan bakıldığında, yerleşik düzene geçmekle beraber biz erkeğin kadının yerini almaya başladığını görüyoruz. Dolayısıyla bu dönüşüme maruz kalan kadın, bir anda gücünü yitirmeye başladığı anda olduğu için de bu sessiz isyanı başlatmış bile olabilir o dönemde.
Kadın ve erkeğin o dönemdeki yaşamına dair de genellikle şu soru geliyor. Oradaki insan heykelleri ya da hayvan figürleri erkek, erekte halde ve fallusları belirgin şekilde. Dolayısıyla inanılmaz bir “Ben buradayım” hâli olduğunu görüyoruz. Ama bu şu demek değil: O dönemde hiç kadın heykeli, kadın figürü yoktu. O dönemde kadın figürleri büyük ihtimalle daha yumuşak olan topraktan yapıldığı için günümüze gelemedi. Çünkü o döneme ait minik kadın figürleri bulunmuş durumda. Bu açıdan bakıldığında “O dönem erkeklerin daha üste çıktığı bir dönemdi” demek de doğru olmaz.
DOĞAYLA UYUM VE İŞ BİRLİĞİ İÇİNDE BİR YAŞAM
Ve biliyorum ki akşamları, o yıldızların altında orada yaşayan toplulukların yaşlıları masallar, hikâyeler anlatıyorlardı. Biliyorum ki orada dans edip müzik yapıyorlardı. Her şeyi paylaştıkları; mutluluğu da mutsuzluğu da, inşaatı da paylaştıkları, iş birliği içinde bir yaşam vardı.
Göbeklitepe’nin ne amaçla kullanıldığına dair pek çok teori var. Sizin en çok benimsediğiniz, en çok desteklediğiniz sav hangisi? O dönemde o coğrafyada bulunan insanlar günümüz insanından çok daha ileri, üst bir bilinç düzeyine mi sahipti sizce?
Önce şunun altını çizmek istiyorum, Göbeklitepe bir portal alanı değil. Rica ediyorum, spiritüel yolda yürüyen arkadaşlar, oralara gidip “portal aç, kapa” yapmayalım. Orası bir portal bile olsa, bu kadar kolay açılıp kapanacak bir alan olduğunu düşünmüyorum.
İkincisi, şöyle bir şey var. Evet, o dönem için önemli bir yapı, bir anıt özelliği taşıyor olabilir. Ama bu, orası illaki o dönem için bir spiritüel merkezdi anlamına da gelmez. Çünkü o dönemdeki hayat, bugünkü hayattan çok farklı. O dönemin insanları bu kadar doğadan kopmuş değillerdi. Gökyüzünden kopmamışlardı. Savaşlar yoktu. İnsanlar barış içinde yaşıyorlardı. Çatışma yoktu. Geceleri muhteşem bir gökyüzü vardı ve devasa yıldızları, gezegenleri izliyorlardı bu insanlar. Ellerinde Instagram ya da Netflix olmadığı için gerçekten görüyorlardı o gökyüzünü. Bizim gibi sadece bakıp geçmiyorlardı. O yüzden de bence, insanlık anlamında çok daha üst noktada olan insanlardan bahsediyoruz. Ormanı yakmayan, hayvanlara saygı duyan ve onları en önemli anıtlarına nakşedecek kadar değer veren insanlardan. Bu nedenle, bana göre bize kıyasla kat be kat daha üstte varlıklardı onlar. Göbeklitepe bence önemli bir anıt alanı. Ama oraya gidince kapıların açıldığı ya da başka boyutlara geçilen bir yer değil.
Diğer yandan orada unvan kargaşası yok. “Ben terfi ettim, ben terfi edeceğim, benim maaşım, arkadaşımın maaşının yarısı” gibi bir durum yok. Hissederek ve büyük ihtimalle yaşam amaçlarının ne olduğunu bilerek ilerledikleri için çok daha motive olduklarını düşünüyorum. Ve bu bence keşfetmeye değer.
Bir de tabii teknik olarak da şimdi baktığınızda sadece Göbeklitepe özelinde bile düşünsek tonlarca ağırlıktaki T yapılar var. Bunları kazıyorlar, bir yerden getiriyorlar ve oraya dikiyorlar. Bazı teorisyenler, bunların belli açılarla ve gökyüzüyle eşleşecek şekilde konumlandırıldığını söylüyor. Biz belki bu hesabı ancak şu anda yapabiliyoruz, kendi içimizde çözümleyebiliyoruz. Ama o dönemde bu hesaplara göre kaç tane taş yerleştirilmiş…Ve oradaki o özen, o estetik ruh… Oraya girdiğinizde hâlâ etkileniyorsunuz. Düşünsenize, milattan önce 9.600’dan bahsediyoruz. 11 bin küsür yıl geçmiş ama hâlâ insanın duygusuna ve doğasına dokunan bir şey ortaya çıkarmışlar. Bugün ben İstanbul’da dolaştığımda tarihi olan bazı yapılar dışında hiçbir bina, hiçbir park beni etkilemiyor.
Sizin hayal gücünüzde nasıl bir yer canlanıyor Göbeklitepe’ye dair? Siz Atina Okulu adlı resim gibi, Platon’un akademisiyle birkaç farklı okul birleştirilmiş ama aslında ressamın zihnindeki ideal akademiyi yansıtan bir kurgu. Siz böyle bir sahne çizecek olsaydınız nasıl bir yer hayal ederdiniz?
Açıkçası Göbeklitepe’yi tek başına ele almak bence çok doğru değil. İstanbul’dan bahsedip sadece İstanbul Üniversitesi’ni hayal etmek ne kadar yanıltıcı olacaksa, o dönemin Urfa’sını düşündüğümüzde sadece Göbeklitepe’yi hayal etmek de o kadar eksik ve yanıltıcı olacaktır. Şu anda kazıların yapıldığı onu aşkın alan var. Göbeklitepe aynı dönemde olan, “Taş Tepeler” adıyla geçen alanlar bunlar. Ama biz biliyoruz ki aynı çağdan 40’ın üzerinde alan var. Ben birkaç tanesini gezme şansını yakaladım. Bir kısmını da resimlerinden ve araştırmalarından biliyorum. Dolayısıyla hepsini bir arada gözümün önüne getirdiğimde, gerçekten tasımı tarağımı alıp yerleşmek istedim. Çünkü doğayla iç içeler. Ve biliyorum ki akşamları, o yıldızların altında orada yaşayan toplulukların yaşlıları masallar, hikâyeler anlatıyorlardı. Biliyorum ki orada dans edip müzik yapıyorlardı. Her şeyi paylaştıkları, mutluluğu da, mutsuzluğu da, inşaatı da paylaştıkları, iş birliği içinde bir yaşam vardı.
Dolayısıyla da orada, “Bu ödevi yapacaksın, bunu ezberleyeceksin” gibi bir şeyin dışında bir mimarın yetiştiğini düşünsenize küçüklükten. Belki o çocuk, ailesinin şarkı söyleyip dans ederek inşa ettiği o yapının nasıl yapıldığını görüyor ve onunla büyüyor. Orada belki o da minicikken minicik T’ler yapıyor kendine. Biliyoruz ki o yapıda art arda yapılan, yüz sene sonra, iki yüz sene sonra yapılan alanlar var. Dolayısıyla belki büyükbabasının yaptığı alanın hemen yanındaki alanı, o inşa ediyor büyüdüğünde. Ve bu bana çok keyifli, çok tatlı geliyor.

Ben insanlığın toplu halde yaşadığı yerlere dair pozitif bir bakış açısı geliştiremiyorum. Yani bir grup insanın bir araya gelip kalanını domine ettiği bir yapı canlanıyor benim zihnimde.
O bahsettiğiniz hiyerarşik yapı aslında Karahantepe’de karşımıza çıkıyor. Karahantepe’de “buluşma noktası” diyebileceğimiz, meclis alanına benzeyen bir alan var ve orada oturma alanları bulunuyor. Ama bazı oturma alanları daha VIP, bazıları ise daha sade. Dolayısıyla biliyoruz ki orada bir şekilde bir hiyerarşik düzen vardı. Ama şunu söyleyebiliriz, aslında insanlar, bir şeylere sahip olduklarını zannetmeye başladıkları andan itibaren, otorite dediğimiz kavram başka bir şeye dönüştü. Çünkü ilk başta, topluluğun en bilge insanına, dolayısıyla en adil olan kişiye bu görev veriliyordu ve o kişi de bu görevin mesuliyetinin farkındaydı. Ne zaman ki insanlar “Bu benim”, “Daha fazlasını istiyorum”, “O da benim olsun” demeye başladı ve aidiyet inancı oluştu, işte o noktadan sonra “otorite” dediğimiz şeyin içeriği değişmeye başladı. Çünkü artık toplumsal çıkarın yerine bireysel çıkar geçmeye başladı.
Siz Gusto dergisinde de uzun süre editörlük yapmışsınız. Buradaki deneyiminizden yola çıkarak Göbeklitepe’de yaşamış insanların beslenme biçimlerine dair bir merakınız ya da bulgunuz oldu mu? O dönemle bugünün yeme-içme kültürü arasında bir bağ var mı?
İlk evcilleştirilmiş buğdaylardan biri olan einkorn buğdayı, Göbeklitepe’nin çok yakınında. Orada büyük, terrazzo tarzında, su geçirmeyen alanlar var, çukurlar gibi. Ve biz, büyük ihtimalle orada biranın mayalandığını ve dünyanın en eski birasının orada yapılmış olabileceğini biliyoruz. Gusto dergisi de zaten Türkiye’nin ilk degustasyon, yani şarap, bira vb. kültürlerle ilgili dergisiydi. Bu açıdan bakıldığında, bu bilgi tabii ki çok önemli. Aynı zamanda şunu da biliyoruz, orada çok fazla tahıl yetişiyor ve tahıl odaklı besleniyorlar, mercimek, buğday vesaire gibi. İşin komik yanı şu, Göbeklitepe bulunmadan önce orası zaten bir tarım alanıydı. Ve toprak sahibi Mahmut Amca, hâlâ oralara gittiğinizde görebilirsiniz, çok tatlı biridir, bizzat anlattı: “Biz burada oturup öğlenleri mercimek, bulgur yiyorduk” diye. Ve bundan yaklaşık 11.000 küsur yıl önce de aslında insanlar orada oturup mercimek ve bulgur yiyorlardı. Bunu düşünmek bana çok keyifli geliyor.
İNANÇ, ARAYIŞ VE DÖNÜŞÜM
Yeni umutlarla bir projeye başlamak, projede dünyanın farklı yerlerinden birçok insanla röportajlar yapmak…Bunlar benim askerlik hikâyelerim gibi. Ve tüm o süreci çocuklarıma aktarabileceğim çok önemli bir miras gibi hissediyorum.
Aslında yer yer değindik ama özellikle sormak istiyorum. Şamanizm gibi inanç sistemlerinin günümüzde popüler kültür aracılığıyla bu kadar görünür hâle gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir yandan bu durum bilgilendirici olabilirken diğer yandan sizin de daha önce belirttiğiniz gibi, bu alanlar çok kolay manipüle edilebiliyor. Bu çelişkiye dair düşünceniz nedir?
Baktığımızda bundan 30 yıl önce pek çoğumuzun hayatında Göbeklitepe diye bir yer yoktu. Şu anda Göbeklitepe diye bir yer var. Ve bu, geçmişe dair miraslarımıza yönelik önemli bilgiler sunduğu kadar pek çok insan tarafından da manipüle ediliyor. Az önce bahsettiğimiz portal ve benzeri durumlarda olduğu gibi. Şamanizm dediğimiz şey de aslında bize bir yandan kendi hayatımıza dair, atalarımızdan bize aktarılmış olan mirasa dair ipuçları verirken bir yandan da başkaları tarafından manipüle ediliyor. Bunu şöyle görmek gerektiğini düşünüyorum; herkes kendi frekansında, kendi ihtiyacı olanı alıyor. Dolayısıyla bugün, şaman olduğunu iddia eden birinden seans alıp mutsuz olan bir insan da aslında o seansı almaya ihtiyaç duyduğu için o kişiye çekiliyor. Belki de o seansı aldıktan sonra kendi içine kapanıp kendi kendine bir keşif yolculuğuna çıkacak ve böylece kendi gücünü fark edecek. Belki de gücünü başkalarına kaptırmamayı öğrenmesi gerektiği için o kişiye çekildi.
Siz bu kitabı yazım sürecinizde, aslında belgeselin yapım sürecinden başlayarak ruhsal olarak dönüştüğünüzü hissettiniz mi? Ya da sizi dönüştüren aşamalar oldu mu?
Aslında bakıldığında belgesel süreciyle beraber toplamda 4 yıllık bir zamandan bahsediyoruz. Eğer benim Göbeklitepe’ye ilk ayak bastığım andan itibaren alırsak, 2017’den 2025’e kadar 8 yıllık bir süreçten bahsediyor oluyoruz. Evet, bu süreç beni çok değiştirdi, dönüştürdü. Öncelikli olarak ben maalesef Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden bihaber yaşayan biriydim. Çünkü bizim çocukluğumuzda maalesef orada terör olayları çok fazlaydı. O yüzden de bizim için oralar tehlikeli yerlerdi. Bunun ne kadar büyük bir kayıp olduğunu anladım oraya gittiğimde. Oranın ne kadar özel bir toprak olduğunu, oradaki insanların ne kadar yardımsever ne kadar derin bakan gözlere sahip olduklarını gördüm. Bu bile bence başlı başına bir dönüşüm hikâyesi.
Ama onun dışında belgesel esnasında o umutlarla projeye başlamak, projede dünyanın farklı yerlerinden birçok insanla röportajlar yapmak, Necmi Hoca’yla tanışmak, Klaus Schmidt’in eşi Çiğdem Hanım’la tanışmak, Klaus Schmidt’i ondan dinlemek, Necmi Hoca’nın Karahantepe’deki süreci anlatmasını dinlemek… Bunlar benim askerlik hikâyelerim gibi. Ve tüm o süreci çocuklarıma aktarabileceğim çok önemli bir miras gibi hissediyorum. Ama onun yanında tabii ki duygusal iniş çıkışlarım çok fazla oldu. Bir heyecanla bir projeye gebe kalıyorsunuz ama o proje doğmuyor. Kapılar yüzünüze kapanıyor. Siz çok iyi bir şey yaptığınızı zannederken insanlar bunun hiç de iyi bir şey olmadığını düşünebiliyor. Sonra bu projeyi kitap olarak değerlendiriyorsunuz ve bambaşka bir şekilde hayat buluyor. Böyle inişleri ve çıkışları olan bir süreçti. Ama gerçekten sabretmeyi ve gönülden yapılan bir şeyin er ya da geç nihayete erebileceğini bir kez daha gördüğüm bir süreç oldu.
Araştırmalarınız sırasında sizde “Burayı mutlaka kaleme almalıyım, burada bir şey var” duygusu uyandıran başka yerler de oldu mu? Bizi ne gibi projeler bekliyor?
Tabii ki başka kaleme almak istediğim yerler de var. En yakın proje, editörlüğünü Erhan Altunay ile beraber üstlendiğimiz bir kitap, yine aynı yayınevinden çıkacak: Küçük Asya’nın Hazineleri. Ve bu kitapta, pek çok kazı başkanı, sanat tarihçisi ve araştırmacının kendileri için hazine olan yerleri kendi kalemlerinden okuma şansımız olacak. Küçük Asya aslında Helen döneminde Anadolu’ya verilen isim. Biz de bu kitapta, Anadolu’nun farklı zenginliklerini farklı kalemlerden okuma şansı yakalayacağız.
Konuştuğumuz bunca konudan sonra Göbeklitepe’ye dair özel bir merakınız oluştuysa ya da uzun zamandır bir rehber eşliğinde Göbeklitepe’yi görmek gibi bir planınız varsa; 10, 11, 12 Ekim tarihlerinde, hem klasik tarihi bilgilerin hem de sembollerin farklı mitolojilerdeki anlamlarının, orada yapılması olası ritüellerin ve ne amaçla yapılmış olabileceklerinin, o bölgenin inanç tarihinin ve mitolojik hikâyelerinin aktarıldığı Damla Selin Tomru’nun rehberliğinde bir tur deneyimine dahil olabilirsiniz.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

