SENİN İŞGÜZAR ACİLİN, BENİM HAYATIMI ETKİLİYOR
Farkındalık

Senin işgüzar acilin, benim hayatımı etkiliyor

Bir zamanlar “acil” sözcüğü, geri dönülmez sonuçlar doğurabilecek durumları ifade ederdi. Bugün ise e-postalar, WhatsApp mesajları, sosyal medya bildirimleri ve “gördün mü?” soruları da aynı kategoriye sokuluyor.  

Sosyolog Hartmut Rosa, modern insanın temel deneyimini “toplumsal hızlanma” olarak tanımlar. Rosa, Yabancılaşma ve Hızlanma kitabında şöyle diyor, “Teknolojik hızlanma bir görevi yapmak için gereken zamanın azalması anlamına geliyorsa o halde zaman bol olmalıdır. Ancak tam tersine modern toplumlarda zaman gitgide daha kısıtlı bir hale geliyorsa bu noktada sosyolojik bir açıklama gerektiren paradoksal bir etki vardır.” Ne diyor yani, hızlandıkça işimizin çabuk biteceğini sandık oysa tam tersi oldu: Daha hızlıyız ama daha yetişemez durumdayız. Çünkü artık hem iş adedi çoğaldı hem beklentiler.

Bugün herkes kendi bağlamındaki aciliyeti evrensel bir zorunluluk gibi sunuyor. Bana kalırsa artık şunu açıkça söylemenin zamanı geldi: Senin işgüzar acilin, benim hayatımı etkiliyor.

ACİLİN ENFLASYONU VE PSİKOLOJİSİ

Ekonomide enflasyon, bir değerin aşırı dolaşıma girmesiyle anlamını yitirmesidir. Aynı şey bugün “acil” kavramı için geçerli. Her şey acil olduğunda, hiçbir şey gerçekten acil değildir. Aciliyet çoğaldıkça acilin de önemi azaldı.

İş dünyasında sıklıkla kullanılan Eisenhower Matrisi, işleri “acil/önemli” ayrımıyla sınıflandırmayı önerir örneğin. Ancak bugün bu matris pek de iyi çalışmıyor ve bunun nedeni yöntemsel değil, tamamen kültürel. Çünkü artık hemen her iş, daha baştan “acil ve önemli” etiketiyle masaya konuyor. En sıradan işin bile epostamda bana gelişi acil, böyle bir şey olabilir mi? Acil işler sıralamamda 8359. sıradasınız, pardon!

Bir İllüzyon Olarak Acil: Modern Dünyanın Taktik Aldatmacası

Bir İllüzyon Olarak Acil: Modern Dünyanın Taktik Aldatmacası

Robert M. Sapolsky, Davranış adlı kitabında primatların “taktik aldatmaca” olarak adlandırılabilecek sosyal stratejiler kullandığını anlatır. Bu davranışlar, doğrudan yalan söylemekten çok, bilgiyi bağlama göre gizlemek ya da öne çıkarmak yoluyla diğerlerinin davranışlarını yönlendirmeyi amaçlar.

Sapolsky’nin verdiği örneklerden biri gelada babunlarıdır. Erkek geladalar çiftleşme sırasında genellikle yüksek sesli bir “çiftleşme çığlığı” atar. Bu ses, grubun geri kalanına bir işaret işlevi görür: O alanda bir çiftleşme vardır. Ancak eğer dişi, kendi eşinden gizlice kaçmışsa, erkek bu çığlığı atmaz. Çünkü bu sinyal, rakibi ve dolayısıyla çatışmayı çağıracaktır. Yani çığlık, otomatik bir refleks değil; bağlama göre verilen stratejik bir karardır. Gelada babunları bile işi çözmüş bakar mısınız? Sapolsky’nin vurguladığı kritik nokta şu, primat türlerinde neokorteks büyüklüğü arttıkça, bu tür taktik davranışların sıklığı da artıyor. Çünkü bu tür “aldatmacalar”, ilkel içgüdülerden kaynaklanmıyor, karmaşık sosyal hesaplamalardan doğar. Ve artık bizim neokorteksler, olay!

Bugünün çalışma dünyasında “acil” kelimesi, benzer bir işlev görmeye başladı. Gerçek bir zaman baskısı olmadığı hâlde bir işi “acil” olarak tanımlamak, karşı tarafın önceliklerini yeniden düzenlemesini sağlar.  Ancak bazı gelada babunları bunu çoğu zaman sırada öne geçme, kendi işini daha çabuk bitirme ve kendi masandaki yükü başkasının zamanına aktararak hafifletmek için de yapıyor.

Bu noktada “acil”, bir durum tanımı olmaktan çıkıp stratejik bir sinyale dönüşüyor; kendi iş akışımızı hızlandırmak ve sistem içinde öne geçmek için. Böylece acil, modern iş hayatının en yaygın taktik araçlarından biri hâline gelerek; kötüye kullanımıyla güveni, adalet duygusunu ve ortak çalışma kültürünü aşındırıyor. Nörobilimci Robert Sapolsky, insan beyninin tehdit algısıyla çalıştığını da söylüyor. Bilinen, sinir sisteminin gerçek bir tehlike ile sembolik bir uyarıyı çoğu zaman ayırt edemediği.  Sonuç: Bugün telefon titreşimleri, e-postalar, okundular, görüldüler, mavi tikler, tek tikler hepsi bu ilkel alarm sistemini sürekli tetikliyor.

ACİL KÜLTÜRÜNÜN GÖRÜNMEYEN BEDELİ: VASATIN ÜRETİMİ

ACİL KÜLTÜRÜNÜN GÖRÜNMEYEN BEDELİ: VASATIN ÜRETİMİ

Acil kültürü yalnızca zamanımızı tüketmez; yaptığımız işin doğasını da dönüştürür.
Sürekli hız talebi, üretimi bir düşünme sürecinden çıkarıp bir “tepki mekanizmasına” indirger. Böyle bir ortamda ortaya çıkan şey, çoğu zaman komutlara tabi, yüzeysel ve geçici bir üretim olarak yaratıcılıktan, otantiklikten ve akışın bereketinden uzaklaşmış bir yavanlığın izlerini taşıyor. Parçalanmış dikkat, zar zor çıkan kusurlu kararlar, daralan derin düşünme süreciyle sırf aceleden, hepimiz, hiç yapmayacağımız hataları yapıyoruz…

Aceleyle başlanan işler, henüz zihinsel olarak olgunlaşmadan paylaşıldığı için sürekli müdahaleye açık hâle gelir. Her revizyon, yalnızca metni ya da projeyi değil; onu üreten kişinin yaratıcı bütünlüğünü de aşındırır. Bir noktadan sonra yapılan şey geliştirmek değil, yalnızca düzeltmeye düzeltme eklemek oluyor. Bence biz, bu kadar hızlı kalite üretebilecek zekaya erişmedik henüz. Bu yüzen de tekrarlar, işi derinleştirmek yerine onu sıradanlaştırıyor. İlk fikirdeki canlılık, yön duygusu ve niyet; art arda gelen küçük müdahalelerle silikleşiyor. Ortaya çıkan şey artık ne özgün olabiliyor ne de otantik. Geriye kalan, defalarca elden geçirilmiş ama yaratıcısının “benim” diyemeyeceği ellenmişlikle hiçbir yere ait olmayan bir vasat oluyor.

Oysa özellikle yaratıcı süreç, doğası gereği zamana, durmaya ve düşünmeye ihtiyaç duyar. Muhteşem Akış kitabının yazarı Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi, yaratıcı üretimin “akış” hâli içinde gerçekleştiğini söyler. Bu hâl, kesintisiz dikkat ve içsel motivasyon gerektirir. Oysa acil kültürü, bu akışı sürekli böler. Düşünme süreci parçalara ayrıldığında, ortaya çıkan üretim de parça parça olur.

Bu noktada sorun yalnızca kalitesiz işler değil. Asıl kayıp, işle kurduğumuz bağın zayıflaması. Bir işi birine vermek, ondan bilgi istemek, birlikte üretmek; bunların her biri aslında mühim ilişkileri de beraberinde getirir, getirmelidir. Ve bu ilişki de güven, özen ve karşılıklı saygı isteyecektir.

Oysa acil kültürü, bu ilişkileri birer “hız hattına” dönüştürüyor. Size de öyle gelmiyor mu, sanki bazılarımız yalnızca kendi masalarının üstünü boşaltmak için başkalarının zamanına müdahale ediyor. Böyle bir ortamda iş, paylaşarak çoğaltılan bir değer olmaktan çıkar ve stresin, telaşın ve sorumluluğun elden ele aktarıldığı bir boşaltma alanına dönüşür. Birlikte çalışmak böyle olmamalı. Aşırı ve gerçek dışı aciliyet, saygısızlığı da beraberinde getiriyor.

Acil, Kalitenin Düşmanıdır

Sürekli uyarılan zihin, Daniel Kahneman’ın tanımladığı gibi “hızlı düşünme” modunda çalışmaya başlıyor bu da yüzeysel, sezgisel ve hataya açık kararları kaçınılmaz kılıyor. İlk anda hız hissi verse de bu zihinsel durum, uzun vadede düşünme kalitesini belirgin biçimde düşürüyor. Sonuçta acil kültürü yalnızca bizi yormuyor, ne ürettiğimizi ve nasıl ürettiğimizi de doğrudan bozuyor. Bu zihinsel çerçevede ortaya çıkan işler, çoğu zaman yeterince olgunlaşmadan paylaşıldığı için sürekli müdahaleye açık hâle geliyor. Aceleyle başlanan her iş, ileride telafi edilmesi gereken eksiklikler doğuruyor. Böylece sözde hız, gerçekte tekrar ve düzeltme döngüsüne dönüşerek bir yandan işi yapanı tüketirken bir yandan da işin ışığını söndürüyor.

Aceleyle yapılan işler, daha sonra defalarca yeniden ele alınır. Bu durum zaman kazandırmaz; tam tersine, sistematik bir zaman kaybı yaratır. Çünkü eksik düşünülmüş her karar, geleceğe bırakılmış bir düzeltme borcudur. Acele yazarken kazandığın zamanı, onu okurken kaybedersin. Gerçek budur. Bu süreçte her şey yarım yamalak ve baştan savma hâle gelir. Ardından revizyonlar başlar: Bir daha, bir daha, bir daha…

Görünürde hızlanırız fakat gerçekte yavaşlarız. Üretim, ileriye doğru akan bir süreç olmaktan çıkar; kendi içinde dönüp duran bir onarım mekanizmasına dönüşür. Bu noktada yapılan şey, çoğu zaman yaratıcı bir yeniden düşünme değil; acelenin bedelini ödemektir. Sürekli düzeltme hâli, işin özgünlüğünü aşındırır; başlangıçtaki yön duygusunu ve niyeti silikleştirir.

ACİL ETİKTEN MUAF DEĞİLDİR

ACİL ETİKTEN MUAF DEĞİLDİR

Yeni çağın en yıkıcı sorularından biri şu bence: “Mail attım gördü mü?” Bu soru yalnızca bilgilendirmiyor çünkü içinde beklenti, şüphe ve biraz da ima var. Dijital ortamda “görülmüş” olmak, örtük bir sözleşmeye dönüşmüş gibi: Görmek, cevap verme yükümlülüğü doğuruyor. Oysa görmek, uygun olmak değildir; uygun olmak, hazır olmak değildir; hazır olmak da borçlu olmak anlamına gelmez. Yani size de saçma gelmiyor mu, “Mailini aldım, ilgileneceğim” yazmak. Hadi yazdın diyelim, “Peki ne zaman ilgileneceksin? Doğum günüme yetişir mi?” Delirdik mi, ne? Kesin bir şey oldu bize…

Bu iletişim modeli bizi sürekli bir karşılıklı izlenme ve değerlendirilme hâline sokuyor sanki. Evrimsel psikoloji açısından bakıldığında, bu durum oldukça anlamlı. İnsan beyni, sosyal dışlanmayı hayatta kalma tehdidi olarak algılayacak biçimde evrimleşmiş. İlkel topluluklarda gruptan dışlanmak, çoğu zaman ölümle eşdeğerdi. Bu nedenle beynimiz, reddedilme ya da görmezden gelinme ihtimaline karşı son derece hassas, kabul. Ve bugün bu ilkel alarm sistemi, okunmuş mesajlar, mavi tikler ve çevrimiçi durum göstergeleriyle sürekli tetikleniyor. Gerçek bir tehlike yok evet ama sinir sistemimiz bunu ayırt edemiyor. Sonuçta da hepimiz görünmez ama sürekli hissedilen bir sosyal tehdit alanındayız.

Oysa düşünelim, sürekli tetikte olma hâli, anksiyete bozukluklarının temel dinamiklerinden biri; yanıt alamama ya da gecikmiş cevaplar, bazılarının obsesif düşünce döngülerini tetikliyor; sürekli kendini sorgulama, olası anlamları kurma ve senaryo üretme eğilimi küçük şirin OKB’lerimizi dürtüyor ve bu sürekli gerilim uzun vadede, tükenmişlik sendromu ve depresif belirtiler için de verimli bir zemin oluyor. Burada, bir de cihazın öbür tarafındaki kişi var; gönderen değil, alan yani.  Dijital iletişim, sırayı görünmez kıldığı için adaleti ve rasyonaliteyi görünmez kılıyor. Oysa fiziksel bir mekânda, bir masaya ya da bankoya ulaşmak isteseydiniz, önünüzdeki sırayı görür ve beklemeyi kişisel algılamazdınız. Kimse, kalabalık bir kuyruğun en arkasındayken görevlinin kendisine özel olarak ilgisiz davrandığını düşünmez.

Dijital alanda ise sıra yok, yalnızca beklenti var. Her eposta, kendini en öne yazdırmak istiyor gibi. Herkesin her şeyi “acil”. Yüzlerce iş kodunda sayısız insani kuyruklarından birbirine bağlı bir biçimde birbirlerini hiç tanımasalar da birlikte yaşıyor, birlikte çalışıyor, birbirini direkt etkiyor. Oysa her birimizin tek bir zaman çizelgesi var. Nasıl ki bir kişi aynı anda iki farklı yerde olamazsa, bu fiziksel olarak mümkün değilse, bir kişi aynı anda iki işi de yapamaz. Çünkü biz makine değiliz, masalarımız da bir makine parkı değil. Herkesin kendi ajandasında bir öncelik listesi var ve o listede her talep, bağlamına göre bir yere yerleşik. Yeni gelen talep de o listenin içinde elbette ama tek başına değil. Düşününce çok matrak aslında.

Bana göre aciliyet, bir öncelik talebi ve bu sebeple gerçekten de karşılıklı edep ve bağlam bilgisi gerektiren bir etik alan.

Acil kodunda da edep şart. Ve belki de yeni birlikte yaşama biçimi, tam burada başlamalı: Bir başkasının zamanını, emeğini ve zahmetini, kendi telaşımızdan daha az değerli, daha az önemli görmemeyi öğrenmeliyiz.

YENİ BİR ZAMAN VE İLETİŞİM AHLAKI

Modern iletişim, erişilebilirliği sınırsızlaştırdı. Ancak sınırsız erişim de elimizde patladı ve sınırsız talep doğurdu. İnsanlara her yerden ulaşabiliyor olmamız, her yerden ulaşmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Sırf sırada öne geçmek, kendi işimizi hızla tamamlamak ya da masamızın üstünü boşaltmak için her kanalı kullanmak da bir sınır ve zaman ihlalidir.

Örgüt kuramcıları sistemlerin yalnızca süreçlere saygı duyulduğunda verimli çalışabileceğini söyler. Bir süreci baypas etmek, kısa vadede hız hissi yaratabilir; ancak uzun vadede kaliteyi düşürür, hata oranını artırır ve sistemi kırılgan hâle getirir. Bugün “acil” etiketiyle yapılan da tam olarak budur: İşlerin doğal akışını bozarak, onları sağlıklı yapılanamayacakları hızlara zorlamak. Hepimiz zaten dört nala koşar halde yaşarken, birbirimizi durmadan mahmuzlamak bir bana saçma geliyor olamaz.

Nihayetinde her işin ihtiyaç duyduğu bir süre var. Her üretimin bir olgunlaşma evresi, her kararın bir düşünme süresi bulunur. Bu nedenle artık yalnızca bireysel sınırlar değil, kolektif bir iletişim etiği geliştirmemiz gerekiyor. Belki de işe, kullandığımız kelimeleri yeniden tanımlamakla başlamalıyız. Yeni nezaket, hızda değil bağlamda başlayacak. Her mesaj kabul edilecek bir görev, her cevap alamama bir reddediş değildir.

Hayır Perihan, bu hiç de acil değil!

Acil, yeniden tanımlanmalı. Acil olan ilk şey bu. Acil, bildiğin kırmızı kod. Birbirimize, eğer o işi hemen yapmazsak birinin işini batıracağız hissini vermekten “acilen” uzaklaşmamız gerek. Sanırım bu konuda suyun başını birkaç anksiyöz tutuyor, onların yarattığı gerilim de tüm insanlıkta acil kod olarak çınlıyor. Ama bizi hesaba katmıyorlar. Hangi açıdan? Belki de yeni bir kültür, bir mesajı hemen cevaplamamakla başlar. “Ben kutlamıyorum” videosundaki kadın gibi yapmak mümkün, “Mesajlara hemen dönmüyorum!” Benimki biraz abartı tamam, ben her çalan telefonu da açmıyorum; bir adım ötesinde, bazı anlar çalan kapıyı da açmıyorum. Çünkü böyle bir şey olamaz. Her an her şeye açık olamam. Muhteşem akış ve sahici meşguliyet anlarıma sadakatle bağlanmak, onlara ihtimam göstermek de mümkün. Beklemeyi, hemen ulaşamamayı, anında sonuç alamamayı hatırlamamız gerek.

Beklemek

Aslında bu kadar basit. Bekleyeceksin. Bekleyeceğim. Bekleyeceğiz.

Beklerken başka işlere geçebiliriz. Bir işi askıya alabilir, sonra geri dönebiliriz. Takılı kalmak neden? Hepimiz bir diğerine beklemesi gerektiğini söyleyebilmeliyiz. Bu hak ne zaman bizden geri alındı? Bu hız düşkünü sistemi yenmenin tek yolu, özsaygısı gelişmiş, kendi zamanına ve yaptığı işe hak ettiği değeri veren insanlarla mümkün. Her şeye yetişmek nasıl bir güç göstergesiyse, neye yetişmeyeceğini bilmek de öyle… Benim zamanım, benim kararım. Sen hayırdır?

Acil manipülasyonuna geçit vermemeli. Acil ama kime göre, neye göre? “Şu an meşgulüm” demek bir kabalık değil, bir gerçek bu. Ve belki de en önemlisi, kimse, içimizdeki yardımsever perileri kendi emelleri için kullanmamalı. Bu acil kültürü tam da burada değişecek.

İÇİMDEKİ TRİYAJ BİRİMİ: ACİL NE ZAMAN GERÇEKTEN ACİLDİR?

İÇİMDEKİ TRİYAJ BİRİMİ: ACİL NE ZAMAN GERÇEKTEN ACİLDİR?

Dünya Sağlık Örgütü ve modern acil bakım sistemleri, “acil”i basit bir kavramdan öte somut fiziksel risklerle tanımlanan bir durum olarak ele alır. Bir trafik kazası, ciddi yanık veya solunum sıkıntısı gibi durumlarda, kişinin yaşamını veya bütünlüğünü tehdit eden koşullar, derhal müdahale edilmesini gerektirir çünkü gecikme, ölümcül ya da kalıcı sonuçlar doğurabilir. Örneğin ambulans ve acil servis gibi sistemler, bu tür risklere zamanında yanıt vermek üzere kurulmuştur ve bu sistemler, hayat kurtarmak için 24 saat tetiktedir. Ve hepimizin bildiği gibi gereksiz çağrılar sistemi bloke eder. Bu çerçeve bize çok net bir içgörü sunar: Hastaneye acil olarak gitmek ile bir e-posta veya sohbete “acil” demek arasındaki fark yalnızca teknoloji veya hızla ilgili değildir; fark, bir durumun doğrudan risk taşıyıp taşımadığıdır. Fizyolojik acil durumlarda zaman hayatla ölüm arasındaki farkı belirler. Oysa iş hayatında “acil” damgası çoğu zaman sırada öne geçmek, beklememek veya kendi işini çabuk kapatmak için kullanılır.

Örneğin bir acil serviste, triaj sistemi hastaları gerçek ihtiyaca göre sıraya koyar; ciddi vakalar önce ele alınır, daha az kritik olanlar bekler. Kırmızı alan hayati risk, sarı alan ciddi ama stabil; yeşil alan hafif vaka. Bu, sağlık çalışanlarının önceliği doğru tayin etme zorunluluğudur. İş hayatında ise sıklıkla, gerçek önceliğin yerini sosyal baskı ve talep yoğunluğu alır. Lüzum yokken “Acil dönüş istemek”, bir mail için “hemen cevap” beklemek, yalnızca başkalarının odak alanlarını kendi telaşlarımızın hizasına çekme çabasıdır ve tıpkı acil servis kaynaklarının gereksiz kullanımı gibi, sistemin işleyişini saptırır ve gerçek ihtiyaçlara ayrılması gereken dikkatten çalar.

Bu sebeple, tıpkı sağlık sistemlerinde hastanın gerçekten risk taşıyan durumlarda acile gitmesi gerektiği gibi, iş hayatında da “acil” kavramı, yalnızca somut risk ve zararın ertelenemeyeceği durumlar için kullanılmalı. Acil kodunu her şeye bayrak yapmak hem üretimin kalitesini bozuyor hem de sistemin ortak zihinsel alanını felç ediyor.

Herkes içindeki tez canlı perileri, telaşe amirlerini sükunete davet etse, sorun çözülür. Ben hiç acele ediyor muyum? Yoo! Zaten kişisel olarak, birisi acil deyince benim sistemim o an kilitleniyor ve inanın IQ’m da birkaç puan düşüyor. Acele sevmiyorum, hiç. İçimizdeki ağırkanlı Bülent Ersoylara selam olsun!

Benim Acil Yönetimim

Tabii ki ben de bazen bir başkasının acil çukuruna düşüyorum. Eskiden hemen düşerdim ama artık benim de bir triaj birimim var. Bunun yaptığım işle de ilgisi var, bir editörün iki dakikada yapacağı işler çok kısıtlı.

Bazı nazik cümlelerim var artık, işe de yarıyor.

  • “Bunu yapmak için biraz zamana ihtiyacım var.”
  • “Buna gerçekten hakkını vererek bakmak istiyorum.”
  • “Bunu aceleye getirmek istemiyorum; iyi olmasını istiyorum.”
  • Diyelim ki her yerden yazan bir çılgınla karşılaştım, o zaman ona “Bu konuyu mail üzerinden toparlayabilir miyiz?” diyorum.
  • “Önemli olarak not aldım; ancak şu an önümde başka birkaç konu var.”
  • “Sıraya alıyorum, hemen değil ama gün içinde yapacağım.”
  • “Öncelik vereceğim ama hemen olamaz.”
  • “Takibi tek bir kanaldan yapabilir miyiz?”
  • “Bunu planlı işler içinde ele almak daha sağlıklı olacak.”
  • “Bu konu biraz düşünme gerektiriyor; aceleye getirmek istemem.”
  • “Bugün programım dolu; perşembe günü ele alabilirim.”

BONUSLARIM

  • “Ben olsam beni beklerim.”
  • “Ben, beklenmeye değerim.”

Gülmeyin, gerçekten böyle düşünüyorum. Varsın şöyle desinler, “Serda harika bir editördür ama yavaş çalışır.” Hızlı ve kusurlu bir editör olmaktansa yavaş ama muhteşem bir editör olmayı tercih ederim. Hızlı editör kusurludur demiyorum; ben, yavaşlık bir kusursa böyle değerlendirilmeyi göze alıyor ama kendi iş tutuş biçimimden taviz vermemeyi tercih ediyorum. Zaten hepimiz kapasitemizin çok üstünde, bin işi bir arada yapıyoruz, normalimiz bu ama 1001’den sonrasında akışı yönetmenin elzemliğinden bahsediyorum.

Konuyla çok ilgili değil ama ilgili de bir yandan, bu nedenle söylemeden edemedim. Bence WhatsApp’tan iş konuşmayı, DM’lerden birbirimize yürümeyi ve mail atılacak meseleler için birbirimizi aramayı, iki dakikada telefonda konuşulup halledilecek işler için Zoomlar organize etmeyi ve Zoom’da halledilecek işler için yüz yüze toplantılar yapmayı “acilen” bırakmamız gerekiyor. Aslında bütün bu karışıklık, yine aynı yere çıkıyor: Acil ile önemliyi karıştırmak. İletişimi, dürtüsel bir temas olarak yaşamak. Kişisel mecralarla iş mecralarını ayırmamak mesela, zamanı ile özel zamanı aynı sepete atıyoruz. Sonra da “neden yetişemiyoruz” diye soruyoruz.

Bazen İlber Ortaylı gibi düşünmeden edemiyorum, bazı aramalar, bazı mesajlar bana da densizlik gibi geliyor. Dürtüsellik belki de acil ile önemliyi, ehem ile mühimi birbirine katıyor.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

serda-kranda-kapucuoglu_
Kitap projeleri, yayın danışmanlığı, yazar koçluğu ve geliştirici editörlük yapıyor. Jungian Koç. Birdenbire adlı ilk romanını 2022’de yayımladı. Kurucusu olduğu ZB Akademi’nin Serda Kranda Akademi markası altında hem kurumlar hem de bireyler için editörlük ve yazarlık atölyeleri düzenliyor, editoryal danışmanlık veriyor. 21 Gün Okuyanları adlı okuma kulübünün kurucusu. Mümkün Dergi’nin ve 360 derece editörlük ve yayın danışmanlığı hizmetleri veren Mümkün Ajans’ın kurucu ortaklarından. Edebiyat, felsefe, mitoloji ve psikolojiyle ilgileniyor. 1979 İstanbul doğumlu. Evli, kedili ve iki kız annesi.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.