2016 yılı ocak ayında gittiğim Kamboçya, geçmişi acılarla dolu bir ülke. Sömürülmüş, ezilmiş, yoksul bırakılmış, yüzbinlerce insan öldürülmüş… Kızıl Khmerler denilen insan altı yaratıkların 1975-1979 yılları arasında kendi halkına yaptığı acımasız vahşet, ölüm tarlalarında çıkıyor karşımıza.

Yıllarca ormanın derinliklerinde saklı kalmış Anghor Wat’ı gördükten sonra, geçmişi böylesine zengin ve ihtişamlı toprakların halkının yıllar yıllar sonra tanık olduğu vahşet insanın içini acıtıyor. Tüm yaşadıkları acılara rağmen Asya’nın bu onurlu insanlarının gülümsemesi hala solmamış. Acı dolu tarihini geride bırakıp kapılarını dış dünyaya yeni açmış ülkenin modernizm ve geleneksel kültürü harmanladığı özgün bir kültürü var. Şehir merkezinde bulunan eski sömürge döneminden kalma binalar, ağaç ve taş oymacılığının dorukta olduğu tapınaklar, kayıp şehir Anghor ve yüzen köy evleri insanı şaşırtmak için her fırsatı sunuyor.

Günlük Yaşamın Renkleri
Tonle Sap’a doğru trafikte ilerlerken yol kenarına kurulmuş pazarlar dikkatimi çekiyor. Camekanların içinde kızarmış böcekler, sebze, meyve, topraktan yapılmış çanak çömlek, çengelde asılı ördekler, çiğ etler göze çarpıyor. Hemen yanı başlarında çadır benzeri açık hava lokantaları mevcut. Evler o kadar küçük ki çoğu insan evlerinde mutfak kullanmak yerine buralarda karınlarını doyurmayı daha az maliyetli buluyor. Burası bir motosiklet cenneti. Başlarında kask, şık kıyafetleri ve topuklu ayakkabıları ile ofis çalışanı kadınlar ve önlerine oturttukları çocuklarını okula götüren anneler, yüzlerce yumurta kolisi istiflenmiş ne motorlar hızla akıp gidiyor yoğun trafiğin içinde.
Dar cepheli, birkaç katlı, üstleri açık üçgen çatılı evler rengarenk, yan yana sıralanmış. Teraslarda yuvarlak çamaşır tellerine askıyla asılmış çamaşırlar hemen her evde görülüyor. Evlerin küçüklüğü göz önüne alınınca bu tellerin bir nevi gardırop görevi gördüğü de düşünülebilir.
Şehir dışına çıkınca çoğu oluklu sacdan yapılmış bahçeli rengarenk köy evlerini görüyoruz. Belki de yaşamın kaynağı bu renkler…

Tonle Sap ve Yüzen Köy
Bu ülkede en çok etkilendiğim yer Tonle Sap Yüzer Köyü’ydü. Çin’den doğarak Myanmar, Laos ve Tayland’ı geçip Tonle Sap’a bağlanan Mekong Nehri ülkenin su rejimini belirlemekte. Tonle Sap, Güneydoğu Asya’nın en büyük gölü ve aynı zamanda dünyanın benzersiz ekolojik su rezervlerinden biri. Bu göl ülke için adeta bir yaşam kaynağı ve dünyanın en büyük taşkın su yatağı. Yağışsız sezonda 1 m derinliğe, 2700 km² alanı kaplayan bir göl iken, Mayıs-Ekim ayları arasında yağan muson yağmurlarının etkisiyle neredeyse 6 kat büyüyerek 8 m derinliğe ve 16.000 km² alana kadar genişliyor. Kasım ve mayıs ayları arasında Mekong Nehri’ne dökülen Tonle Sap Nehri, muson yağmurlarının etkisiyle yön değiştirerek bu büyük gölü oluşturuyor. Nehrin ters akmaya başladığı bu tarihte dünyanın en ünlü Dolunay ve Su Festivali – Bon Om Touk – kutlanmakta. Bu taşkın su yatağında yüzen evlerde asırlık göl hayatı geleneklerini sürdüren Kamboçya halkı, balıkçılık, timsah ve karides çiftlikleri ile geçimlerini sağlıyor. Bu köyde yüzen okul, polis karakolu, market, tapınak, benzin istasyonu gibi bir yerleşimin ihtiyacı olan tüm yapılar mevcut.
1997 yılında UNESCO Dünya Biyosfer Rezerv Alanı olarak belirlenen Tonle Sap Gölü, 200’den fazla balık, 100’den fazla kuş, yaklaşık 20 yılan türü, çeşitli sürüngenler ve bir çeşit leopara ev sahipliği yapmakta. Ayrıca Mangarow ormanlık alanlarında maymun, su samuru, 13 tür su kaplumbağası ve soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan siyah timsah gibi zengin bir ekosistem bulunuyor. Yaklaşık 4 milyon insanı besleyen göl, ülkenin deniz ürünleri kaynağının ¼’ünü sağlamakta. Bu sularda ağırlığı 300 kiloya ulaşan catfish balığı avlanabilmekte. Böylesine suyla haşır neşir olunan bir yerleşimde çocuklara küçük yaşta yüzme ve tekne kullanma becerileri öğretiliyor.

Su Üstünde Günlük Yaşam
Bulanık çamur renkli nehrin kıyısında bulunan iskeleden iki katlı ahşap bir tekneye binerek nehir boyunca yol alırken iki yakada yan yana dizilmiş evlerin önünde rengarenk tekneler görüyoruz. Az ilerisinde bulunan kabristanda pembe, mavi, sarı, mor renkli mezar taşları var. Ölüm kıyıda, yaşam su üstünde rengarenk akıp gidiyor. Göl üzerinde bulunan yüzer evlerde geleneksel yaşamını sürdüren bölge halkının günlük hayatlarına tanık olmak ilginç bir deneyim. Suyun akış yönüne göre tekne evler hep birlikte yer değiştiriyorlar. Yaklaşık 100 m² civarında olan bu evlerde halk, evlerinin önündeki bambu teraslarda tavuk, horoz, domuz besliyor; ayrıca domates, biber gibi sebzeler yetiştiriyor, yıkanmış çamaşırlarını kurutuyorlar. Yaşam karada nasılsa burada da aynı, tek fark su üstünde akıp gidiyor.

Binden fazla kişinin yaşadığı köyde elektrik bulunmamasına rağmen neredeyse her evde bir TV anteni var. Köyde bulunan jeneratör istasyonunda bittikçe şarj edilen aküler güç kaynağı olarak kullanılmakta. Teknenin üst güvertesinde yayıldığım şezlongda etrafı seyrederken birden omuzlarıma masaj yapan minicik elleri hissediyorum. Çelimsiz, sevimli bir erkek çocuğu ürkek gözleriyle onay istiyor sanki… Masajı bitirince aldığı bahşişe kocaman bir gülümsemeyle karşılık verip bir sonraki müşteri arayışına geçiyor. Önünden geçtiğimiz su üstündeki restoranın havuzunda canlı timsahlar görüyor ve timsah etinin yörenin vazgeçilmezi olduğunu öğreniyoruz. Yanımızdan geçen teknede boynuna doladığı yılanla atraksiyon yapan kişi bahşiş toplama derdinde. Çamurlu suyun içinde öbek halinde yıkanan, oynaşan mandalar çamur grisi rugan gibi parlak derileriyle bambaşka bir türe dönüşmüşler.

Geldiğimiz iskeleden tekneden inip tekrar şehre doğru yol alıyoruz. Başkent Phnom Penh’in geniş meydanları ışık içinde, deniz kenarı insanlarla dolu, turistler tekne gezisinde. Otelin önündeki tuk-tuklardan birine binip gece turuna başlıyoruz. Geniş bir meydanda bulunan Kraliyet Sarayı’nda kral muhtemelen uykusunda. Az ilerdeki sokakta bulunan kafeler, restoranlar tıklım tıklım. Diskolardan yüksek sesli müzik geliyor. Kaldırıma yaydıkları kilimler üzerinde yiyip içen, müziğe kulak veren daha çulsuz kesim, sokak satıcıları rengarenk bir film gibi akıp geçiyor önümüzden.
Birkaç mahalle ötede kaldırımlara serilmiş çiçekler demetleniyor, sebzelerin çürükleri ayıklanıyor. Yolun iki yanını çevreleyen kaldırımlarda ertesi gün kurulacak pazarın hazırlıkları yapılıyor. Bir mağazanın önünde, elinde uzun bir sopa tutan mağaza bekçisi, kapı önüne yaydığı yer yatağında nöbet tutuyor. Toplumların içine karışarak, insanların yaşamlarına katılarak, kültürleri tanıyarak ve öğrenerek gezmek, doğru kabul edilmiş toplumsal ve bireysel yargıları sorgulamak insanı zenginleştiriyor. Özellikle özgün yaşam tarzları, asırlardır sürdürdükleri ilginç gelenekleri ve samimi tavırları ile Asya insanı Batılı ülkelerden çok farklı. Hayatları yavaş akıyor, aceleleri yok, yardımseverler ve kocaman gülümsemeleri var. İşte ben de bu topraklarda kendimi oraya ait hissedip çok rahat geziyorum.
Kamboçya hem zengin kültürü hem geleneklerine bağlı halkı ve şaşırtıcı tabiatı ile gönlümde yer eden ülkelerden. İyi ki…

İlhan Orel kimdir?
Ankara doğumlu bir eğitimci. 25 yıl severek yaptığı mesleğini noktaladıktan sonra içindeki öğrenme ve merak duygusu ile dünyayı keşfe başladı. Başta Hindistan olmak üzere “güneş doğudan yükselir” diyerek doğudan batıya sayısız gezi yaptı. Gezgin olarak keşiflerine devam ediyor ve her deneyimini mutlaka defterlerine kaydediyor.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

