Son günlerde hepimizin içine sıkıştığı bir “hayata yetişme” problemi var. Sanki zaman daha hızlı akıyor, yapılacak şeyler listesi git gide uzuyor ve biz hiçbirine tam olarak yetişemiyoruz. Kiminle konuşsam üç aşağı beş yukarı benzer şeyler söyler. Modern yaşamın hızlanan temposu ve teknolojiyle birlikte kurulan yeni sistemler, şehir insanını giderek bir tükenmişlik duygusuna yaklaştırıyor. Genelde de bu tükenmişlik sendromu ile baş etmeye çalışanlar ya işi bırakıyor, Ege’ye yerleşiyor ya da antidepresanlardan medet umup, mutsuz hayatlarına devam ediyorlar. Bu arada Ege’ye yerleşenlerin de ne kadarı aradığını buluyor o da tartışılır. Çünkü bence sorunun temeli ıskalanıyor.
Sorun büyük oranda ritim problemi ve içsel irade konusu aslında…Herkesin kendine ait bir iç ritmi olmasına rağmen artık bu ritim birçok dış etken tarafından manipüle ediliyor ve bizler git gide hızlanan yaşamların içinde pek de gerçekten yaşayamadan ömürlerimizi heba ediyoruz. Ve zannediyoruz ki sadece yavaşlayarak her şeyi düzeltebiliriz. Peki gerçekte yavaşlamak nasıl mümkün ve herkes aynı oranda mı yavaşlamalı?

Nedir bu Slow-living?
Bu yaklaşım ilk olarak 1980’lerde İtalya’da ortaya çıkan Slow Food hareketi ile başladı. Fast food kültürüne karşı doğan bu hareket zamanla bir yaşam felsefesine dönüştü.
Ülkemizde ise işler biraz karışık. Yavaşlamak deyince dahi ürken insanlar var. Oysa Anadolu’nun gündelik hayatında zamanın ritmi uzun yıllar boyunca daha sakindi. Uzun sofralar, çay sohbetleri, mahalle ilişkileri ve misafirlik kültürü hayatın aceleyle tüketilecek bir şey olmadığını hatırlatırdı. Belki de bugün “slow living” adıyla aradığımız şey, aslında kaybettiğimiz bir yaşam ritminin başka bir isimle geri dönme çabasıdır.
Yeni Türkiye’de ise yavaş yaşamanın neden bu kadar zor olduğunu anlamak için biraz etrafımıza bakmamız yeterli. Büyük şehirlerde bitmek bilmeyen mesailer, saatlerimizi alan trafik, ekonomik belirsizliğin yarattığı sürekli tetikte olma hali ve her an değişebilen gündem, insanı doğal ritminden koparıyor. Böyle olunca mesele sadece kişisel zaman yönetimi olmaktan çıkıyor; doğrudan doğruya yaşadığımız düzenin hızına dönüşüyor.
Bugün aslında slow living, dünyanın birçok yerinde tükenmişlikten yorulan insanların aradığı yeni bir denge haline geldi. Belki de “slow living” in hayatı gerçekten yavaşlatmak anlamına gelmediğini, bir köye taşınıp hiçbir şey yapmamak olmadığını söylemeliyim. Aslında slow living, hayatın temposunu bilinçli olarak seçmek demek…
Yani her şeyi daha hızlı yapmak yerine şu soruyu sormak: “Gerçekten önemli olan ne?”

Slow living yaklaşımında amaç:
- Daha az ama daha anlamlı iş yapmak
- Sürekli meşgul olmak yerine gerçekten yaşamak
- Tüketmek yerine deneyimlemek
- Otomatik yaşamak yerine fark ederek yaşamak
Slow living bahsettiğim üzere sadece yavaşlamak değil, aynı zamanda ritim üzerinde yeniden söz sahibi olmak anlamına da geliyor. İşte bu da içsel bir irade gerektiriyor. 7/24 elimizde tuttuğumuz telefonlardan gelen bildirimlere tepkisiz kalmak, her mesaja cevap vermemek, çalışırken kendine has huzurlu ve sakin ortamlar seçerek rutinler oluşturmak hep bir irade meselesi. Çünkü çoğumuz hayatı adeta sürüklenerek, çoğunluk ne yapıyorsa onu yaparak otomatik pilotta yaşıyoruz.
Teknoloji insan hayatını hızlandırmak zorunda mı?
Teknolojiyi neredeyse şeytan icatı diye niteleyecek hale geldik. Kendi iradesizliğimize suçlu arıyor ve çoğunlukla da dijitalleşen hayatı sorumlu tutuyoruz. Halbuki teknolojiyi insan hayatını destekleyecek şekilde dizayn etmek de mümkün. Daha önce Warm_Tech yaklaşımını anlatırken de benzer konuları yazmıştım. Demiştim ki insan merkezli bir yaklaşım ve tempo ile belki de hayatlarımızı bu kadar da çok teknolojinin eline teslim etmeyebiliriz. Kimin yönetici olduğunu ve iradenin kimde olduğunu hiçbir zaman unutmamak gerek bana göre.
Böyle olunca belki de Türkiye’de algılandığı şekliyle slow living için şehirden kaçmak da gerekmez. Ya da en azından şehir hayatında yaşamaya mecbur olanlarımız belki de daha iyi iş-yaşam dengeleri kurup, kendilerine ve özlerine gerçekten iyi gelen şeylerle de uğraşabilirler. Ama işte meselenin çekirdeğinde iradenin kimin elinde olduğu var. Sistemler mi bizi yönetiyor yoksa biz mi onları yararımıza kullanıp üzerlerinde irade kuruyoruz?
Çünkü teknoloji de şehir hayatı da hatta gündelik hayatın hızı da aslında tek başına bir kader değil. Aynı araçları kullanarak hayatını daha anlamlı ve dengeli kurabilenler de var; kendini tamamen hızın içinde kaybedenler de. Bu yüzden belki de insanın kendi ritmi konusunda daha meraklı olması ve huzurda hissettiren şeyleri keşfedebilmesi daha kıymetlidir.
Biliyoruz ki insan kendi ritmini kaybettiğinde hızın esiri olur ama ritmini hatırladığında en hızlı dünyanın içinde bile kendi temposunda yaşayabilir.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

