Farkındalık

Bilmiyorum, öyleyse varım

Son aylarda bir grup çalışması yürütüyorum. Adı “Zor Zamanları Nezaketle ve Neşeyle Geçebilmek”. İçinde birkaç farkındalık ve rahatlama pratiği barındırıyor. Son yaptığım etkinlikte bir uyarı yapma gereği hissettim, dedim ki “belki buna benzer çok şey yaptınız, belki bir sürü pratik biliyorsunuz ama bu anda bunların hepsini bırakmanızı, sadece çalışmayı yapmanızı rica ediyorum. Çünkü ancak o zaman yeni bir şey öğrenebileceksiniz, yeni bir şey fark edebileceksiniz, yeni bir katmana ulaşacaksınız.” Bu sözler elbette sadece bana ait değil. Bir sürü hocadan, ezoterik kitaptan duyduğum ve ne demek olduğunu zamanla anladığım şeyler.

Bildiğimizi Sandıklarımızın Zinciri

Zihinlerimiz bilmeyi çok seviyor. Zihinlerimiz bilmeden ikna olamıyor. Fakat bunun şöyle bir handikapı var, zihinlerimiz bir şeyi anlamaya çalışırken hep geçmişi, bildiklerini referans alıyor. Oradan bir şeyleri rasyonelleştiriyor ve yeni bir bilgiyi yalın haliyle almak yerine, onu bazı kalıplara sokuyor. Çünkü zihin yepyeni bilinmezlikler karşısında çok rahatsız oluyor. Bunu neden yaptığını anlayabiliriz. Amacı bizi korumak. Fakat ortada gerçekten de korunacak bir şey var mı? Farkında olmadan yeni bilgiyi, farkındalığı zehirliyor ve çürütüyor çoğunlukla zihinlerimiz. Buna biz izin veriyoruz. Çünkü bildiklerimiz ve deneyimlerimizle kendimizi tanımlamayı biliyoruz. Bunlara o kadar sıkı sıkıya tutunuyoruz ki içeri yeni bir şey sızamıyor. Çünkü yeni bilgi an’da, zihinlerimiz ve dolayısıyla dikkatimiz ise geçmişte.

Tanıdığımız insanları dinlerken onlara dair fikirlerimizin süzgecinden dinliyoruz insanları, sözlerinin ardını doldururken bildiklerimiz etkisi ile varsayımlarda bulunuyoruz. Ona yansıttığımız her şey ona dair bildiğimizi sandığımız şeyler. Dolayısı ile o insanın da değişebileceğini görmüyor, sözlerinin ardındaki gerçek anlamı duyamıyoruz. Dünyamız, varsayımlarımızla dolu. Varsayımlarımız, o çok iyi bildiğimiz şeylerle yarattığımız algımıza ait. Fakat aslında biz hiçbir şey bilmiyoruz. Bilemeyiz. Çünkü bir an önceki ben ile şimdiki ben artık farklı insanlar. Arkadaşlarımız, eşlerimiz, ailemiz bile onlara dair bildiğimiz her şeyden farklı, çünkü bilinç sürekli ama sürekli genişliyor, değişiyor ve dönüşüyor. Aynı şey dünyamız için de geçerli. Bir şeylerin aynı kaldığını sanıyorsak, o şeylere safça bakamadığımızdan. Aynı kalan hiçbir şey yok, olması mümkün değil.

Peki ne bu bilme sevdamız? Bilmek neden önemli? Bunun bir sürü sebebi olabilir. Bildiklerimiz ne kadar çoksa o kadar değerli ve saygın hissediyor olabiliriz. Ne kadar çok bilirsek o kadar kontrol edebileceğimizi sanıyor ve ancak böyle güvende hissediyor olabiliriz. Peki soruyorum size: Sizce bildiklerimizin ötesi olamaz mı? Peki yine soruyorum size: Bildiklerimizin ötesini tekrar tekrar görmedik mi yaşamımızda? Peki neden unutuyoruz?

An’da Olmanın Özgürlüğü

Ne demiş Sokrates: “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” Belli ki Sokrates yüksek bilincin bilincine varmış ve zihninin kısıtlarını hissetmiş biri. Bazı şeyler var ki zihnimizle anlamaya, anlatmaya çalışmamız boşa. Zihnin anlayabileceği şeyler, olmuş olanlarla açıklanabilecek şeyler. Bir de başka türlü bir bilme hali var ama o sandığımız gibi zihinsel bir bilme hali değil. An’ın içinde bir bilme hali. Ve an ne kadar uzun sürer ki? Şimdi, peki ya şimdi, peki ya şimdi? Tutabileceğimiz, tutunabileceğimiz bir şey olmadığını zaten çok iyi biliyoruz öyle değil mi? An’ın içinden indirdiğimiz hakikat ise bir olma haliyle ilgili, bilme haliyle değil. Beşinci Anlaşma kitabında tam da buna bir atıf vardı: “Bu Dünya’ya bilmeye değil, olmaya geldik.” diye. Bunu anlayabiliyor muyuz?

Bilinç sürekli yükselir ve genişler, bilgi sürekli katmanlaşır ve derinleşir. Algı sürekli değişir ve dönüşür. Dolayısı ile bildiğimizi sandığımız her şeyin her zaman ardı, katmanı, fazlası vardır. Bu müthiş bir şeydir. Çünkü her şey bildiğimiz kadar kalırsa hayat hep bildiğimiz ve daha önce yaşadığımız gibi olurdu. Bazılarımız için zaten öyle, değil mi? Sebebi; hayata, insanlara, ilişkilere, kadınlara, erkeklere, inançlara dair çok bildiklerimiz. Sebebi geçmişte yaşamamız. Sebebi bilinmeze dair olan müthiş korkumuz.

Okuduğum başka bir kitapta henüz dün şöyle bir kısım okudum: “Yıllar önce ilişkiniz olan biri, yıllar sonra size geri gelebilir. Geri geldiğinde çoğunlukla aklında yıllar önceki versiyonunuz vardır, onunla karşılaşacağını umar. Ve kendisinin de hala o versiyonu olduğunu sanır. Aslında ikiniz de tamamen farklı insanlarsınızdır farkında olsanız da olmasanız da. Bu kişi ile karşılaştığınızda, onunla ilk defa tanıştığınız gerçeğine kendinizi açarsanız tamamen farklı bir ilişki deneyimleyebilirsiniz. Sonra, bu an’da yeni kurduğunuz ilişki hoşunuza gidebilir de gitmeyebilir de. Ancak bunun geçmişteki ilişkinizle bir ilgisi yoktur. Fakat çoğunuz bu kişiyi çok iyi tanıdığından çok emindir, o kişi de sizi tanıdığından çok emindir ve ilişkinin an’ını yaşamaktansa geçmişin hayaletlerinin gelip ilişkinizi zehirlemesine izin verirsiniz. Bunun sebebi geçmişinizi bir türlü bırakamamanızdır.” Yani, aslında çok iyi bildiğimizi sanmamızdır. Böyle baktığımızda ne çok şeyi ilk kez deneyimlemek yerine varsayımda bulunup çöpe attığımızı ve yazık ettiğimizi görebiliyor musunuz?

Bir Günlüğüne Hiçbir Şey Bilmemek

Öğretmenim Vernon der ki “az önce yaptığınız çalışmayı artık unutun. O artık yok, geçersiz. Okuduğunuz kitapları tekrar okuduğunuzda ilk defa okuyormuş gibi okuyun, yeni şeyler öğreneceksiniz. İzlediğiniz filmleri hiç izlememiş gibi izleyin, yeni şeyler göreceksiniz.”  Sebebi? Çünkü algımız seçicidir ve değişir. Çünkü bilincimiz sürekli yükselir ve bilgi sürekli katmanlanır.

Hani sürekli duyduğumuz şu “an’da kalma” konusu var ya. Aslında bütün bunlarla çok ilgili. Yani sabah uyandığınızda tamamen yeni biri olarak, tamamen yeni bir güne ve yeni bir eve uyandığımız fikrine açsak kendimizi mesela? Eşimize bakarken, onu ilk kez görüyormuş gibi açıklıkla ve ilgiyle baksak? Etrafımızdaki her şeyle yeni doğmuş bir bebek gibi ilişki kursak? Bildiklerimizi bir kenara bırakıp, merakla incelesek, görmekle ilgilensek? Bunları yapınca her şeyin tamamen değişmeyeceğini söyleyebilir miyiz? Ben şöyleyimdir, bunu yapabilirim, şunu yapamam, yaşadıklarımdan dolayı böyle biriyim gibi tamamen geçmişe ait filtreleri bırakıp başka biri olmaya karar versek, başka biri olamaz mıyız dersiniz?

Kolay değil elbette ama belki de kolaydır ne dersiniz? Bir meydan okuma o zaman: 1 günlüğüne yeni doğmuş bir bebek olabilir misiniz? Sesleri, kokuları, görüntüleri, tatları, dokuları ilk kez deneyimlemek için çaba sarf edebilir misiniz? Bir gün hiçbir şey bilmemeyi deneyebilir misiniz? Ben varım, deneyeceğim. Denemek isteyeni de beklerim. Buradan, Instagram’dan bana ulaşabilirsiniz, ulaşırsanız da günümü gün edersin.

Sevgi olsun o zaman!


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Aslıhan Aydoğan Büyükakgül
1988 yılında doğdu. 21 yaşında Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Çalışma hayatına özel sektörde başladıktan 5 sene sonra, istediğinin bu olmadığına karar verdi ve hayallerinin peşine düşmek için işinden ayrıldı. 27 yaşında oyunculuk dersleri almak adına çıktığı yol onu kendi özüne doğru olan yoluna da yönlendirdi. Bu süreçte birbirinden farklı birçok eğitim aldı. Bu eğitimler hem bilişsel bilgileri, hem mistik ilimleri içermekteydi. Şimdi ise oyunculuğun yanı sıra tüm bu deneyimleri esentezleyerek tasarladığı atölyeler, danışmanlıklar ile kişiler ile birebir çalışmalar yapıyor.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.