Ortağım Serda ile Karaköy’de vapur iskelesine doğru yürüyoruz. Heyecanlıyız çünkü Mümkün Kitap’la ilgili yine bir “ilk” deneyim yaşamışız, işi başarmışız, rahatlamışız, vapurda keyif süreceğiz. Kapılar kapanmadan yetişmek için koşmaya başlıyoruz ve kalkmak üzere olan vapurun Üsküdar’a gittiğini öğreniyoruz. Bana ters ama Serda için büyük kolaylık. Saniyeler içinde ona, “Hadi sen git, konuşuruz” diyorum. “Gideyim mi?” diyor tekrar, “Git git” diyorum. Serda kapıdan geçiyor, kapılar kapanıyor ve ben de oturup kendi vapurumu beklemeye başlıyorum. Hemen telefonlaşmıyoruz, mesajlaşmıyoruz, günün kalanında kendi işimize gücümüze doğru akıyoruz. Tüm doğallığımızla…
Birkaç saat sonra Serda beni başka bir şey için aradığında, “Ortim nasıl çat diye ayrıldık iskelede. Her şeyi işaret kabul edenlerden biri bizi görse hemen ilişkimizi yorumlamaya başlardı. Konforunuz söz konusu olunca nasıl da birbirinizi ortada bırakıveriyorsunuz falan derdi herhalde” diyor. Çok gülüyoruz. Hele bir de yıllar sonra, hayat bu ya, yollarımız ayrıldı diyelim, “Ben ta o gün anlamıştım sizin bir gün ayrılacağınızı da diyebilirler” deyip daha da çok gülüyoruz.
Bu yorum aklımıza nereden geldi? Çünkü benzer durumlar yaşandı, yaşanıyor, yaşanacak. Gülüyoruz gülmesine de aslında hiç komik değil.
HAYATIMI OKUMAYIN, LÜTFEN GİDİN KİTAP OKUYUN
Neden böyle oldu? Gökten süzülen tüy beklemekten kendimize yeni kaygı alanları yaratmaya, diğerlerine ahkam kesmeye, her şeyi bildiğimizi zannetmeye ve hatta zarar vermeye ne ara geçtik? Kişisel gelişimin (Amerikan tarzı zihinsel kişisel gelişimden ziyade daha kalp odaklı spiritüel yolculukları kastediyorum) doğru rehberliklerle adım adım ve zevk ala ala yüründüğünde harika bir yolculuk olduğuna inanan biri olarak biraz eleştiride bulunmak istiyorum. Bunu da sosyal medyada bir kesim tarafından toksik pozitiflik olarak lanse edilen, bunun tam karşısındakiler tarafından da kibirli bir alaycılıkla tu kaka ilan edilen kişisel gelişim pratiklerine, kendi hayatımdaki olumlu etkileri nedeniyle, haklarını teslim etmek için yapıyorum.
Bu noktada birilerini yargılamak değil, kendimizi anlamak için konuyu ele alacağımın altını çizmek isterim. Yazı boyunca kimse acaba benden mi bahsediyor desin istemem zira kendimden de bahsediyor olabilirim. Haydi başlayalım…

ATALARIMIZ DA ÖRÜNTÜLERDEN ANLAM ÇIKARIYORDU
İnsan zihni belirsizlik sevmiyor hatta ona dayanamıyor. Anlamlara ise bayılıyor. Bu yüzden olaylar arasında bağ kurma, rastlantılardan anlam üretme, hatta bazen olmayan işaretleri “okuma” eğiliminde oluyoruz. Tehlikeyi fark etmek için örüntüleri tanımak zorunda olan bir beyne sahip olmanın evrimsel bir zorunluluk olduğunu düşünürsek bunu normal kabul edebiliriz. Ancak beynin yanlış örüntü de üretebileceğini kabul etmek şartıyla…
Bu yanlış örüntü üretme eğiliminin bir adı bile var: Apofeni. Psikiyatrist Klaus Conrad tarafından 1958’de tanımlanmış. Conrad bu tanımlamayı şizofreni araştırmaları sırasında yapmış, burası önemli. Bulutlarda hayvan şekilleri, prizden bakan suratlar görmek gibi görsel örüntü yanılsamalarının yanı sıra aynı sayının birkaç kez karşımıza çıkmasını mesaj olarak yorumlamak ya da birbiriyle ilişkisi olmayan iki olayın bağlantılı olduğunu sanmak; hepsi apofeninin kapsamına giriyor.
Hemen moral bozmayalım, bunları zaman zaman yaptığımız için aklımızı yitirmiş falan değiliz. Atalarımız hayatta kalmak için kuşların uçuşundan, bulutların şekillerinden, doğadaki formlardan, hava durumundan, doğan ya da doğmayan bir bebekten ve daha birçok şeyden görünmeyen anlamlar okumadılar mı? Ne olur biz de biraz yapsak? Gökten süzülen beyaz bir tüy görünce gönlü ferahlayan nice insan olmadı mı? Bazı denk gelişlere anlam yüklesek, sayılar diyarında hayatımıza anlam bulsak, bulutlardan fal tutsak, rastlantısal görünene anlam yüklesek, belirsiz dönemlerde komplo teorilerine birazcık inansak çok mu? Hele bir de ilişkisiz olaylardan motif yaratan bir yazar, tesadüfi gölgelerden bir an yakalayan fotoğrafçı, rastgele fırça darbelerinde figürler gören bir ressam isek apofeniyi hayrımıza kullandığımızı pekâlâ söyleyebiliriz.
Ancak tesadüfleri aşırı yorumlama, yanlış çıkarımlar ile kendimizi yanıltma, kaygıları artırmak, gereksiz korkulara ve beklentilere girmek söz konusu olunca işin rengi değişiyor. İşin renginin iyice değiştiği bir başka yer ise bunu yapanın yani tesadüflere aşırı anlam yükleyenin bir koç, rehber, lider olması ki buraya sonra geleceğiz.
SEZGİLERİMİZ BU İŞİN NERESİNDE?
İşte işler burada biraz karmaşıklaşıyor. Çünkü sezgi de bir tür örüntü algısı… Sezgi ile gelen iç görü ile zihin tarafından üretilen apofeni arasında derin farklar var. Apofenide bağlantıyı zihin kuruyor ancak dış gerçeklikte bir karşılığı bulunmuyor, bilinçdışı bir örüntü yanılsaması oluşuyor. Sürekli aynı sayıyı görüp kendisine başka boyutlardan mesaj geldiğini söylemek buna örnek olabilir.
Sezgide ise bilinçli düşünmeye başlamadan hemen önce -bu öyle kısa bir andır ki -zihin hızlı, derin ve geçmiş deneyime dayanan bir içsel algı üretiyor. Bu çıktı beden, duygu ve bilinçdışı verilerin birleşiminden doğuyor. Sessiz ve içerden bir “biliyorum” hissi… Hepimiz büyük küçük birçok olayda deneyimlemişizdir, nasıl bildiğimizi bilmeyiz ama biliyoruzdur. Bir kişi ya da durum hakkında daha ilk saniyede doğru çıkan bir his buna örnek gösterilebilir. Birçok iş adamına önemli karar anlarında ne yaptıkları sorulduğunda tüm o çalışmaların, sunumların, raporların sonunda sezgilerine güvenerek karar aldıklarını sıklıkla söylerler. Sezgi, sürüngen beyinden gelen hayatta kalma içgüdüsünden de farklıdır, aniden ve çılgınca değildir, tüm duyu sistemlerimizden, anılarımızdan, duygusal öğrenmişliklerimizden ve akıl yürütme sistemlerinden yararlanır.
HER İÇİMİZE DOĞAN SEZGİSEL MİDİR?
Yine kötüye kullanılan bir yaklaşımla karşınızdayım: Benim içime doğmuştu!
Kötü bir şeyler olur, üzerinden biraz geçer hatta bazen hiç vakit kaybedilmez ve birisi size şöyle der: “Aslında benim içime doğmuştu ama sana söylemedim.” Bazen de önden söyleyiverir, içime şunlar doğdu, dikkat et diye… Buna bazen kullandığı tekniği de alet eder. Danışanına çocuğunun ölüm tarihini, hastalanacağı yaşı pat diye söyleyen türlü çeşit astrolog gördük bu camiada, hey heeey! Hemen ekleyeyim, söylenenler gerçekleşmedi ama o anneler öldü öldü dirildi. Bunun vebali kime yazar? İçine doğanlar ile sizi manipüle eden kişi yakın arkadaşınız ise bilemem ama birlikte yol yürüdüğünüz bir rehber ise seçimi gözden geçirmekte fayda var. Uzmanlar ne der bilmiyorum, ben sezgileri güçlü insanların bunun gösterişini yapmaktan kaçındıklarını, gösterişi tercih edenlerin de apofeniden mustarip olduğunu düşünüyorum. İçimize doğan şey, zihnin gürültüsünden değil kalbinin sakinliğinden geliyorsa sezgidir. Sakin bir kalp ise kimseyi üzmek istemez, sonraki zamanlarda “acaba benim hakkımda içine yine bir şey doğdu mu kaygısı yaratmayı” hiç istemez ve yetenekleri ile hava atmaz. Ağzından sözcükler dökülürken bıçak sırtında yürümekte olduğunu bilir.
PEKİ YA EŞ ZAMANLILIK? O DA MI GOL DEĞİL?
İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung tarafından tanımlanan eşzamanlılık kavramında ise olaylar arasında nedensel bir bağ olmasa da kişi için derin anlamlı bir karşılık oluşur. O an bunu bilirsiniz! Bazen tüyleriniz diken diken olur, bazen gözlerinizden yaş gelir, bedeniniz bir şekilde yanıt verir ve acaba ben bir anlam mı uyduruyorum diye düşünmeye bile vakit kalmadan bir bütünlük deneyimi yaşarsınız. Eğer o anın tadını uzatmak için üzerinde düşünmeye devam ederseniz, bu gerçek deneyimi de yine bir apofeniye dönüştürmek söz konusu olabilir.
Örneğin;
Yıllar önce vefat etmiş annenizi çok özlediğiniz ve çok andığınız bir gecenin sabahında, annenizin size hediye etmiş olduğu ve bir süredir kayıp olan melek figürünü evin olmadık bir yerinde bulmanız.
Arkadaşınızla konuşurken çocukluk yaralarınızdan bahsettiğiniz gün, hiç aklınızda olmayan bir kişinin size o konuyla ilgili bir destek kitabı getirmesi ya da o akşam rastgele açtığınız bir filmin tam da aynı yarayı anlatıyor oluşu.
Siyah kedileri çok seven merhum babanızı çok özlediğinizi hissettiğiniz günün akşamı paspasınızda siyah bir kedi ile karşılaşmak.
El oyması leylekler yaptığını bildiğiniz büyük dedenizle kalbinizden bir konuşma yaptığınız günün ertesinde dükkânınıza gelen bir müşterinizin, “içimden bir ses bunu buraya getir dedi ve getirdim” diyerek rafınıza oldukça eski ahşap bir leylek bırakması.
Bu örneklerin hiçbirini uydurmadım. Çok yakın zamanda çevremde yaşanan deneyimlerden birkaçı sadece. Leylek deneyimini ise bizzat ben yaşadım.
Bu deneyimlerin apofeniden temel farkı kişinin o an derin bir anlam hissediyor oluşu. Ancak bu öyle kişisel bir deneyim ki bazen olayın figüranlarından olan kişi dahi -örneğin kitabı ya da leyleği getiren kişi diyelim- bu tesadüfe fazla anlam yüklediğinizi düşünebilir. Düşünsün… Aslolan o an kalbinizin ne hissettiği, bedeninizin ne tepki verdiği…
Bu örneklerde olduğu gibi apofeni bazen spiritüel deneyimin gerçekleşmesini tetikliyor ancak spiritüel deneyimle aynı şey değil.
İkisi arasındaki farkı özetlersek: spiritüel deneyimde farkındalık açılıyor, kişi genişlemiş gibi hissediyor, bir içgörü oluşuyor, bir sezgi beliriyor ve bunların hepsi çok yumuşak hissediliyor. Eşzamanlılık yaşayan sağlıklı kişi bunu tekrar yaşayabilmek için “Ay biraz daha sevdiğimi düşüneyim de tekrar işaret gelsin” demiyor. Deneyimi alıyor, kabine koyuyor ve belki daha büyük bir sistemle bağını hissediyor, güven duyuyor, sevgi hissediyor, sonra günlük hayatına “işaret aramadan” devam edebiliyor. Eşzamanlılıkta şu sembol şu anlama gelir diye kesin sonuçlara da varılmıyor, kişi ile sembol arasındaki bağ kişi özelinde kuruluyor, aydınlanma sorumluluğun kişinin olduğu kabul ediliyor. Kişisel gelişimse buyrun kişisel gelişim.
Apofenide ise kişi anlam yakalama telaşına kapılıyor, her şeye ve herkese bu açıdan bakmaya başlıyor, zihinsel gerginlik artıyor, olayları kendi hikâyesine zorla uydurma çabası ile birlikte kaygı yükseliyor.

APOFENİ VE SPİRİTÜL DENEYİMLER
Spiritüel deneyim, kişinin kendi varlığının ötesine dokunan, anlam ve bağ hissini güçlendiren içsel bir farkındalık hâli olarak tanımlanabilir. Bu hale ulaşmanın tek yolu da sadece günümüzün popüler “spiritüel” yöntemleri değil. Spiritüellik inançtan bağımsız, bireysel deneyimler olarak tanımlanabilse de daha köklü inanç sistemlerinin içinde yaşanan manevi deneyimler de spiritüel bir deneyim olarak yorumlanabilir. İşte bu deneyimler de sembollerle, işaretlerle ve rastlantılarla yaşanabilir. Bu nedenle spiritüel yolculukta apofeni olarak tanımlanabilecek deneyimler görülebilir. Bu deneyimler bazen sağlıklı bir merak duygusu olarak, bazen de kişiyi gerçeklikten uzaklaştıran bir yorum bolluğu şeklinde gelişebilir. Bu aşamada kişinin gerçekten benzersiz o anı -İngilizcede “a-ha point” de deniliyor- hayatında daha sık yaşama isteği duyması normal: Ah bir işaret gelse de yine o büyük sistemin mükemmelliğinden emin olsam! Ama kişisel tahminime göre bu anların oluşmasını sağlayan çoklu bir mekanizma var ve bu mekanizmanın bir bölümüne bilinçli olarak hâkim değiliz. Süreklilik istiyor, emek vermek ve bazen duvar gibi bir sessizlik olabileceğini göze almak gerekiyor. Aksi taktirde eşzamanlılık yaşadığımızı zannederken hatalı bir bildirim alıyor ve sağdan gidip hayatımızı değiştirecek bir fırsatla karşılaşmak varken soldan gidip ayağımız burkuyoruz.
Sağdan gitsek karşımıza fırsat çıkacağını nereden mi biliyorum?
İçime doğdu!
11.11’DE İHALEYE KATILMAK İYİ BİR FİKİR Mİ?
Apofeni kişinin kendi içinde kalıyorsa ve aşırıya gitmiyorsa masum kabul edilebiliyor. Bu aşamada çok can bir arkadaşımın bir deneyimi geliyor aklıma. Hani çok konuşulan 11.11 tarihinde yani geçmiş yıllardaki bir 11 Kasım’da bağımsız olayları birer işaret gibi yorumlayıp bir ihaleye girmişti. Ancak işler maalesef istediği gibi gitmedi. Tabii ki negatif bir süreçten çok değerli deneyimler kazandı ancak en baştaki işaret okuma sürecinde kurduğu hayaller gerçekleşmedi. O da kendi kendine “ah benim bu işaret okumalarım” dedi güldü geçti. Sonrasında bu konuda tutum değişikliği yaptı mı bilmiyorum ama hem büyük bir zarar görmemiş hem de olayın ardından özeleştirisini yapmıştı.
Peki apofeniyi sadece kendisi için değil danışanları için de aşırı kullanan bir kişisel gelişim uzmanını, rehberi veya koçu nasıl değerlendireceğiz?
Apofeni ile spiritüelliği ayırt edemeyen ya da etmeyi tercih etmeyen bir rehber şöyle yanılgılara düşebilir:
- Kendi hayatındaki örüntü arayışını başkalarına taşımak
- Danışanın davranışlarından anlamlar çıkarmak
- Her şeyi sembol veya işaret gibi okumak
- Danışana istemeden kendi inançlarını empoze etmek
- Yorumları kesin bilgi gibi sunmak
Tam burada kişisel gelişim ve spiritüellik araçlarının en büyük ve esas amacı olan kalple bağlantı ve otantik benlik açılacağına darbeler alarak iyice kapanıyor. Danışan kendi kalbinin sesini, sezgilerini bastırmaya, rehberine bağımlı hale gelmeye hatta gerçeklikten kopmaya başlayabiliyor. Hani birdik, bütündük ve kişisel gelişecektik sevgili rehberim, burada sadece sizin ekonominiz gelişiyor gibi görünüyor?
İŞARET YETMEZ, YORUMLAYACAK BİGELİK DE LAZIM
Anlam aramak hepimizin ihtiyacı. Güçlü ve de güzel bir şey üstelik. Ancak asıl kişisel gelişim, onu taşıyacak bir beden ve zihin dengesi kurabilmekte, anlamın gerçek olup olmadığını ayırt eden bir bilgelik geliştirmekte yatıyor. Hele ki dijital dünyanın, algoritmalarının bize sürekli mucizevi örüntüler sunduğu günümüzde: “Tam aklımdan geçiriyordum, önüme çıktı!”
En baştaki vapur iskelesi anına dönersek: O anı görüp, “Ne güzel, anında bir çözüm üretip olayı kişisel algılamadan, kendi yollarınıza doğallıkla nasıl da gittiniz, bu sizin gücünüzü gösteriyor” denilmesi ihtimali varken negatif ve korku yaratan yorumları tercih etmek neden? Evet o gün biz böyle negatif bir yorum almadık ama aldıklarımıza sayın ha ha ha. Maalesef bu ihtimal çok yüksek. Ağzımızdan çıkan kelimeye, evimizdeki eşyaya, sık kullandığımız renge, dost sohbetinde anlatıverdiğimiz rüyaya bir örüntü gibi bakıp bize “ah ah, vah vah” içerikli okumalar yapmak isteyenler var. Kişisel gelişim alanı ile de sınırlı değil. Siyasetten medyaya, ekonomiden iş hayatına; bizlerin kaygısını tetikleyip sonra ona çareler sunmayı vadedenler var, olmaya da devam edecek.
Nihayetinde bence mesele etrafta olmayan kalıplar görmemiz değil, kalıplara merak, alçakgönüllülük, sorumluluk ve doğru cevaplar arama arzusuyla, en önemlisi de iç otoritemizi kimseye kaptırmadan tepki vermemiz. Eğer bunu yapabilirsek, bizi buradan avlamaya çalışanlar da kendilerine başka meslekler aramaya başlayabilirler. Sonra bir gün bir bakmışız otantik benliğimize doğru birkaç adım daha yaklaşmışız.
Az şey mi?
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

