Son günlerde ülkemizdeki artan yangınlar ve buna bağlı ihmaller, çevremizdeki doğayı tehdit etmenin ötesinde toplumsal güveni zedeliyor ve bireylerde güvensizlik duygusunu da güçlendiriyor. Her yaz çıkan yangınlar, devletin ve kurumların bu felaketlere karşı alacağı önlemler konusunda ciddi eksiklikler ve ihmaller olduğunu gözler önüne seriyor. Bu durum sadece fiziksel güvenlik meselesi ile kalmayıp toplumsal güvenin de sarsıldığı bir süreç. Her yeni yangın çevremizle birlikte toplumumuzun güven duygusunu da yok ediyor.
Yangınların büyüklüğü ve hızla yayılan etkisi insanların güven duygusunu derinden sarsıyor. Toplumlar doğal felaketlerle birlikte bu tür olaylara karşı nasıl tepki vereceklerini bilmediklerinde, güvensizlik duygusu toplumsal yapıyı sarsmaya başlar. Bu sadece ideolojik ya da psikolojik bölünmelerin ötesinde kolektif bir fizyolojik tehdit durumuna dönüşür. İnsanlar tehditlerin sürekli arttığı, belirsizliğin ve güvensizliğin her an hissedildiği bir ortamda hem bedensel hem de zihinsel olarak “savunmaya geçerler.”
Yuval Noah Harari’nin Sapiens: İnsanlığın Kısa Tarihi kitabında, güvenin sadece bir inanç ya da bilinçli bir karar olmadığını aksine bu deneyimin çok derinlerde, fizyolojik düzeyde şekillendiğini vurgular. Güven, karşılıklı güvenlik ve bağlantının paylaşılan deneyimlerinden kaynaklanan bir bedensel durumdur. Fakat bu güven sürekli tehdit ve kopukluk algısıyla sarsıldığında, insanların bedenlerinde de bir değişim yaşanır. Güvenli hissetmek, bireyler için mümkün olamayınca, toplumsal düzeyde de güven duygusu yerini endişeye bırakır.

FİZYOLOJİK GÜVEN VE BEDENSEL DURUM
Yangınlar ve felaketler, bedensel düzeyde bir tehlike sinyali oluşturur. Bedensel korku, ani bir artışla kalp atışlarını hızlandırır, nefes almayı zorlaştırır ve insanlar üzerindeki tehdit algısını artırır. Ancak bu korkular sadece bireysel güvenliği tehdit etmekle kalmaz toplumsal güveni de bozar. İnsanlar hem tehditlere karşı korunmak için daha fazla savunma mekanizması geliştirir hem de bu süreçte birbirlerine olan güvenlerini kaybederler. Yangınlar ve felaketlerin ardından gelen ihmaller bu durumu daha da pekiştirir; zira bir devletin ve kurumların halkın güvenliğini sağlama konusunda sınıfta kalması, toplumsal bir güven krizi yaratır.
Harari’nin dediği gibi, “Her dakika nefes alıp veriyoruz, alıyoruz ve veriyoruz. Aldığımız her nefes, dışımızdakine dair küçük bir güven jestidir.” Korku ve güvensizlik ortamında bu ritimler bozulur. İnsanlar arasındaki güven sinyalleri zayıflar. Yangınlar çevremizdeki tehditlere karşı duyarlılığımızı artırır; toplumsal yapıdaki kırılmalar, “öteki”ni güvensiz hale getirir. Bu güvensizlik bireysel düzeyde başlayan bir kayıp, toplumsal bir çatışma ortamına dönüşebilir.
KÜRESEL KORKU VE BİREYSEL KORUMA KALIPLARI
Yangınların yarattığı korku fizyolojik tepkinin yanı sıra toplumsal bir bölünme de yaratır. Her yeni felaket daha büyük bir güvensizlik duygusunun zeminini hazırlar. İnsanlar bu güvensiz ortamda, doğal felaketlerin getirdiği korkulara karşı koruma mekanizmalarını devreye sokar. Fakat bu durum güvenin yeniden inşa edilmesini engeller. Harari’nin dediği gibi güven en büyük avantajımızdır ve korku, acı ya da savunma mekanizmalarıyla hayatı sürdürmek mümkün olsa da yalnızca güven ve iş birliği kapasitesinin bizi ileriye taşıyacağını hatırlatır.
Ülkemizdeki yangınlar ve doğal felaketlere karşı gösterilen yetersiz tepkiler güvensizliğimizi körüklerken bu tehditlerin yarattığı korkulara da bir çözüm getirememektedir. Oysa güvende hissetmek ve başkalarına güvenmek insanlık tarihinin büyük bir kısmında bize sunulan evrimsel bir avantajdır. Ne yazık ki bugün yaşadığımız bu korku atmosferi sadece bireysel yaşamımızı değil toplumsal bağlarımızı da tehdit eder hale gelmiştir.

GÜVENSİZLİK VE TOPLUMSAL KOPUŞ
Güvensizliğin büyümesi toplumsal bağların kopmasına yol açar. Her yangın bir yandan çevremizdeki dünyaya olan güvenimizi zedelerken diğer yandan insanlarla olan bağlarımızı da güçsüzleştirir. Güvenliğin yetersizliği toplumsal bir kopuşu körükler. Harari’nin perspektifinden bakıldığında güvenin yeniden tesis edilmesi ideoloji meselesinin yanında fizyolojik de bir durumdur. İnsanlar birbirlerine güven duymadığında bu güvensizlik her düzeyde toplumu sarar. Yangınlar ve doğal felaketler toplumsal yapıları sarsarken, bireylerin bedenlerindeki güven ritimlerini de bozar. Koruma tepkimesine giren bireyler, tehlikeyi daha fazla algılar ve bu da toplumsal bir güvensizlik döngüsüne yol açar. Bu döngü fiziksel tehditlere karşı savunma sağlarken toplumsal bir izolasyon ve ayrışmayı da beraberinde getirir.

GÜVENİ YENİDEN İNŞA ETMEK
Peki bu fizyolojik ve toplumsal güvensizlik ortamında güveni nasıl yeniden inşa edebiliriz? Harari’nin önerdiği gibi önce güvenin ritimlerini geri getirmeliyiz. Güven, bir slogan ya da onaylama meselesi değildir. Güven bedensel bir durumdur ve bu durumu ancak bedenlerimizde hissedebiliriz. Kendimize şu soruları sorarak bu süreci başlatabiliriz:
Artık güvende hissetmenin güvenli olduğuna güvenmeyen bir bedende mi yaşıyorum?
Artık başkalarına güvenmenin güvenli olduğuna güvenmeyen bir bedende miyim?
Kendi bedenimle olan bağlantımı tamamen kaybettim mi?
Bu sorular güvenin bedenimizde nasıl şekillendiğini ve toplumsal bağlarımızı nasıl inşa edebileceğimizi anlamamıza yardımcı olacaktır. Bedenlerimizin doğal ritimlerini geri kazanarak hem kendimize hem de toplumumuza güven duygusunu yeniden kazandırabiliriz.
Korku ve güvensizlik ortamında her birimiz önce kendimizle sonra başkalarıyla güveni yeniden kurmanın yollarını aramalıyız. Bu yalnızca bizi hayatta tutmaz, birlikte daha güçlü ve bağlı bir toplum kurmamızı sağlar.
KAYNAKÇA:
- Harari, Yuval Noah. Sapiens: İnsanlığın Kısa Tarihi.
- Harari, Yuval Noah. Homo Deus: Yarının Kısa Tarihi
- Psychology Today Dergisi, Michael Allison, The Pressure Paradox
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

