Sosyal medya, bir dönemin kitle iletişim aracı olmaktan çıkıp kitlelerin kendisi hâline geldiğinden beri, yalnızca haber almak ya da paylaşmak için değil, aynı zamanda yargılamak, cezalandırmak ve toplumsal değerleri yeniden tanımlamak için de kullanılmaya başlandı. Bu dönüşümün en çarpıcı tezahürlerinden biri olan cancel culture, yani iptal kültürü, son yılların en etkili ve en tartışmalı dijital reflekslerinden biri hâline geldi.
Cancel culture, temelde bir kişinin geçmişte ya da günümüzde sergilediği, çoğunluk tarafından uygunsuz görülen bir davranış veya söylem nedeniyle sosyal olarak dışlanması, boykot edilmesi ve itibarsızlaştırılmasıdır. Genellikle sosyal medya kullanıcıları tarafından başlatılan bu süreç, kimi zaman markaların iş birliklerini iptal etmesine, etkinliklerin durdurulmasına, kişilerin meslek hayatının sona ermesine kadar uzanabilir.
Peki bu refleks nereden doğdu? Kime hizmet ediyor? Ve en önemlisi, vicdanımıza mı dayanıyor yoksa içimizde biriken öfkenin kolektif bir dışavurumu mu?
CANCEL CULTURE’IN ÇIKIŞ NOKTASI
1. #MeToo Hareketi (2017) – Kırılma Noktası
Cancel culture’ın küresel çapta görünür hale gelmesini sağlayan en önemli olaylardan biri, 2017’de ABD’de başlayan #MeToo hareketidir. Hollywood yapımcısı Harvey Weinstein hakkında ortaya çıkan cinsel taciz ve istismar suçlamaları, onlarca kadının sosyal medyada benzer deneyimlerini paylaşmasıyla büyüdü. Weinstein bu suçlamalar sonucunda akademi üyeliği iptal edildi, şirketten kovuldu, yargı önüne çıkarıldı.
Bu olay, yıllardır korunup kollanan güç figürlerinin “kamusal hesap verme” sürecine sokulabileceğini gösterdi. Bu süreçte çok sayıda erkek sanatçı, yönetmen, politikacı, medya mensubu da benzer şekilde “iptal edildi.” Yani kariyerleri, sosyal çevreleri ve imajları kamusal baskı nedeniyle büyük ölçüde çöktü. Dolayısıyla #MeToo, cancel culture’ın “görünürlük kazandığı ve meşrulaştığı” ilk büyük dalga olarak kabul edilir.
2. Black Twitter ve Afro-Amerikan Aktivizmi (2013–2015)
Daha geriye gittiğimizde ise cancel culture’ın dijital filizlenmesini “Black Twitter” içinde bulabiliriz. Afro-Amerikan topluluklar, 2013’te başlayan #BlackLivesMatter hareketiyle birlikte, ırkçılık yapan kişi ve kurumları sosyal medya üzerinden hedef göstermeye ve boykot etmeye başladılar.
Örneğin, ırkçı bir söylemde bulunan markalar boykot çağrılarıyla karşılaştı, öğretmen, polis memuru gibi kişiler sosyal medya üzerinden teşhir edildi ve işten çıkarıldı. Bu, “örgütlü dijital vicdan”ın ilk örneklerindendi ve iptal kültürünün kolektif eylem boyutunu güçlendirdi.
3. “Cancel” Sözcüğünün Popülerleşmesi (2014–2018)
İlginç bir biçimde “cancel” kelimesinin iptal anlamında kullanımı, popüler kültürde başladı. İlk defa 1991 yapımı New Jack City filminde geçen bir replikten esinlenen bu ifade, 2014’te VH1 reality programı “Love & Hip Hop: New York” sayesinde sosyal medyada mizahi bir şekilde yayılmaya başladı. (“You’re canceled!” gibi ifadeler.) Ancak zamanla bu ifade mizahi değil, politik bir işlev kazandı ve “iptal” gerçekten bir sosyal ölüm biçimi haline geldi.

4. Twitter’ın Yükselişi ve Sosyal Medya Platformlarının Rolü (2010’lar)
2006’da kurulan Twitter’ın 2010’lardan itibaren kamusal tartışmaların merkezi haline gelmesiyle birlikte, bireyler artık kendi adalet sistemlerini bu platformlarda kurmaya başladılar. YouTube, Instagram, TikTok gibi mecralarda da iptal kültürü yayıldı. Sosyal medya, hem yargıç hem cellat hem de izleyici oldu.
Bu hareketin ardında bir tür kolektif adalet arayışı yatar: “Sistemin cezasız bıraktığını biz cezalandıracağız.” Ancak bu toplu refleks her zaman adaletli midir? Bu noktada karşımıza kamusal vicdan kavramı çıkar.

KAMUSAL VİCDAN NEDİR VE NEREDE DURUR?
Kamusal vicdan, bir toplumun tarihsel, kültürel ve ahlaki ortak paydasından doğan, belirli olaylara karşı gösterdiği içsel tepkidir. Adalet sisteminden bağımsız olarak toplumun kendi vicdanında verdiği kararları temsil eder. Ancak modern toplumda bu vicdan, giderek sosyal medya platformlarının algoritmalarına, gündelik öfkelere ve duygusal manipülasyonlara teslim olmuş durumda. Artık kamusal vicdan çoğu zaman trending topic listelerinde şekilleniyor. Ne kadar çok kişi aynı anda öfkelenirse, o kadar haklı olunuyor gibi bir illüzyon söz konusu.
Bu, yalnızca vicdanın değil, kolektif karar alma süreçlerinin de yüzeyselleştiği bir sürece işaret ediyor.
GÜÇ KİMDE? KALABALIKTA MI, HAKİKATTE Mİ?
Cancel culture’ın temelinde ciddi bir güç dinamiği yatıyor. Bu güç, artık yalnızca otoritelerin elinde değil; örgütlü ya da örgütsüz biçimde hareket eden dijital kalabalıklarda. Dolayısıyla bugün bir bireyin iptal edilip edilmeyeceği yalnızca yaptığı eyleme değil, o eylemin kim tarafından, hangi politik iklimde, ne kadar çok kişi tarafından görünür kılındığına göre değişiyor. Burada önemli bir ayrım beliriyor:
“Adalet ve kamusal vicdan, bağlamı dikkate alır. Cancel kültürü ise bağlamı görmezden gelerek etik ani kararlar verir.”
İptal edilen kişi gerçekten haksız mıydı, sözleri yanlış mı anlaşıldı, değişme potansiyeli var mıydı? Bu sorular nadiren sorulur. Kalabalığın sesi, vicdanın sesinden daha yüksek çıkmaya başladığında, güç hakikatin değil, tepkinin eline geçer.
CEZASIZLIĞA KARŞI SIFIR TOLERANS
Cancel culture’ın bu kadar yaygınlaşmasının arkasında adaletsizliklere karşı biriken toplumsal öfke var. Devletlerin, kurumların ve hukuk sistemlerinin yetersiz kaldığı durumlarda, bireyler adaleti kendi elleriyle sağlamaya çalışıyor. Bu durum ilk etapta anlaşılır, hatta haklı görülebilir. Ancak biz ne istiyoruz: Hesap sormak mı yoksa infaz etmek mi?
Adalet, bağışlamayı da kapsar. Değişim, pişmanlık ve telafi hakkı tanır. Cancel culture ise çoğu zaman yalnızca “susturmayı” hedefler. Oysa biri susturulunca onun yerine hakikat geçmez. Sadece ses kesilir. Sorun çözülmüş gibi görünür, ama ortadan kalkmaz.
Türkiye’de cancel culture, Batı’daki örneklerinden biraz daha çelişkili bir biçimde tezahür ediyor. Çünkü bir yandan ifade özgürlüğü konusunda kırılgan bir zemin var; diğer yandan ise sosyal medya, farklı seslerin nefes aldığı tek alan hâline gelmiş durumda. Burada devletin uyguladığı “iptal”, kamusal vicdanı temsil etmiyor, tam tersine onu bastırıyor. Bu örnek, iptal kültürünün yalnızca “dijital kalabalıklar” eliyle değil; kimi zaman otoriteler eliyle de yürütüldüğünü gösteriyor.
Cancel culture, anlık reflekslerle çalışan bir mekanizma. Oysa kamusal vicdan, yavaşlık, dinleme ve derinlik ister. Bir kişiyi, bir olayı ya da bir sözü değerlendirirken bağlamına, zamanına, kişisel dönüşüm ihtimaline ve o kişinin kendini ifade etme hakkına dikkat etmek gerekir. Çünkü birini “iptal etmek” çok kolaydır. O kişiyi anlamaya çalışmak ise zaman, sabır ve vicdan ister. Cancel culture bize insanların adaletsizliklere tahammül edemediğini, seslerini duyurmak istediğini, hakikatin peşinden koşmak istediğini gösterdi. Bu çok kıymetli. Ancak bu ses, susturucu değil duyurucu olduğunda işe yarar.
Gerçek kamusal vicdan, bağırmaz. Sorar, dinler, düşünür. Bir toplumu sağlıklı kılan şey, hatasız olması değil hatayla ne yaptığıdır.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

