24 Şubat akşamı katıldığım ve Türkiye’deki takipçilere özel düzenlenen Dr. Gabor Maté ile Travma, Hastalık ve İyileşme webinarında en son beklediğim şey Elvis’in muhteşem sesinden bir şarkıyı baştan sona dinlemekti. Webinarın ortalarına gelmiştik, bedenim artık oturmak istemiyordu, ayağa kalkmıştım, dikkatim dağılmaya başlıyordu. Tam o sırada yükseldi Kral’ın muhteşem sesi… Anyway You Want Me (Nasıl İstersen Öyle Olurum) şarkısını söylüyordu.
Bir dağ kadar güçlü de olurum / Bir söğüt dalı kadar savunmasız da…
Sen nasıl istersen / Öyle olurum
Yayınlandığı 1958 yılından beri milyonlar tarafından muhtemelen sadece aşk şarkısı olarak dinlenen o sözler Dr. Maté’nin bugüne kadar okuduğum kitapları, dinlediğim söyleşileri ve webinarda o ana kadar anlattıkları bağlamında düşününce kalbimde bir kırıklık yarattı.
Bir bebek kadar uysal da olurum / Kudurmuş bir deniz kadar vahşi de…
Sen nasıl istersen / Öyle olurum.

Dr. Maté insanları hem kendi iyileşmelerini ve hem çevrelerindekilerin iyileşmesini teşvik etmek için aydınlatan ve güçlendiren geniş bir perspektif sunuyor. Ünlü bir konuşmacı ve çok satan yazar olan Dr. Gabor Maté, bağımlılık, stres ve çocuk gelişimi gibi konulardaki uzmanlığıyla büyük talep görüyor.
Şarkıyı dikkatle dinlemeye başlayıp da Maté’nin vermek istediği mesajı fark ettiğimde hüzünlenmemin nedeni Maté’nin kitaplarındaki örnek vakalardan biri olmaya çok uygun oluşumdu. O an hızlıca 2018’in bir temmuz gününe gittim. Bir hastanede, gözlerimin içine bakamayan doktorun ağzından çıkanlarını duyduktan sonra aynı anda hem korku hem panik hem de rahatlamayı aynı anda nasıl hissettiğimi hatırladım.
Kalbim senin ellerinde yoğrulan bir kil gibi / Dilediğin gibi tutup şekillendirebilirsin.
Sen nasıl istiyorsan öyle biriyim / Yeter ki beni kabul et / Ve ben kollarında kalırım.
Bir süreliğine bekleme salonuna alınmıştım. Başvuru masasına gelip gidenlere boş boş bakıyordum ve içimden bir an için şöyle bir ses geçtiğini net bir şekilde duymuştum: “Bundan sonra istemediğim hiçbir şeyi yapmak zorunda değilim!”
Yeter ki birileri tarafından kabul edileyim diye söyleyemediğim hayırlar, yeter ki birileri üzülmesin diye paylaşamadığım dertler, yeter ki çatışma çıkmasın diye kendime sakladığım görüşlerim, isteyemediğim yardımlar. Kimdi bu birileri? En yakınlarımdan sokaktaki insana kadar herkes! Ama bazıları özellikle önemliydi, onlar nasıl isterse öyle olurdum ben de yeter ki kabul edileyim, sevileyim.
Ah sevgilim, istersen bir aptal olurum / İstersen bilge bir adam / Anahtar sende.
Evet, sen nasıl istersen / Öyle olurum.
Dr. Gabor Maté, söyleşisine daha önce ziyaret ettiği İstanbul’dan hatıra olarak aldığı iki heykelciği göstererek başladı. İkisi de bizim topraklarımızdandı. Biri gücü, savaşı, şiddeti, hakimiyeti ve daha da güçlü olma arzusunu yani egoyu temsil eden Kanuni Sultan Süleyman, diğeri ise Hz. Mevlâna idi. Mevlana’nın “aşkı arama, aşkın önündeki engelleri kendinde ara” yaklaşımından bahseden Maté’nin burada bir yargıda bulunmadığını, içinde yaşadığımız dünyanın sistemine bir gönderme yaptığını hatırlamakta fayda var. Hayatın içinde ikisi de var, olmak zorunda ama biz sıklıkla hangisini seçiyoruz, sevgiyi mi egoyu mu?
KENDİMİZDEN KOPTUKÇA HASTALIKLARA YAKLAŞIYORUZ
Dr. Maté’nin fiziksel hastalıklar, bağımlılıklar ve dikkat dağınıklığı üzerine yazdığı kitaplarda çok temel bir bilgi öne çıkıyor: Kendimize şefkat göstermekte çok zorlanıyoruz ama bu kapasite içimizde daima var. Kendimizden koptukça hastalıklara yaklaşıyor, bağlantının koptuğunu fark ettiğimiz anda da iyileşmeye başlıyoruz. Bedensel ve zihinsel sağlık ancak kendimizi bütün hissettiğimizde mümkün oluyor.
Eğer kendisi ile daha önce tanışmadıysanız bu ifadelerin bir kişisel gelişim seminerinden alıntılar olduğunu düşünebilirsiniz çünkü daha çok oralarda konuşuluyor henüz bu konular. Ancak hem bu seminer hem de kitaplar Maté’nin kendi hekimlik deneyimlerinin yanı sıra bilimsel temelli birçok araştırmaya dayanıyor. Duygusal stresin bedellerini anlattığı Bedeniniz Hayır Diyorsa kitabı hakkında daha önce yazdığım şu yazıda belirttiğim üzere bu yolculukta karşımıza çıkan ve çoğumuz için yeni olan kavram şu: Psikonöroimmünoendokronoloji. Yani davranışlarımızı ve fizyolojik dengemizi düzenleyen organların ve bezlerin birbirleri ile bağlantılı bir şekilde işleyişini inceleyen disiplin. Bu disiplinde duygusal sistem ile bağışıklık sistemi sadece bağlantılı değil, bir bütün olarak kabul ediliyor. Bu disiplin ne zaman bizim günlük doktor ziyaretlerimizde rutin olarak karşımıza çıkar, bir nöroloji ya da onkoloji uzmanı ne zaman hasta öyküsü alırken “en son ne zaman hayır diyemediniz” diye sorar ya da tedavi ekibine bir psikolog ya da psikiyatrist ekler, bunu bilmiyoruz. Şu an elimizde sadece kendi sorumluluğumuzu alma ve farkındalığımızı geliştirme şansı var.
HER ŞEY BENİM UYANIŞIM İÇİN OLABİLİR Mİ?
Dr. Maté “Hiç kimseye hastalık ya da bağımlılık tavsiye etmem ama eğer bu başınıza geldiyse iki şekilde bakabilirsiniz” diyor.
- Bu kurtulunması gereken bir şey.
- Bu durum benim başıma neden geldi, bana ne öğretmeye çalışıyor?
Ve sonra yine benim gözlerimi yaşartan şu cümleyi kuruyor:
“Yaşadığın tüm zorluklar ve çatışmalar şans eseri yaşanmıyor ve hepsi sana özel. Bunu, seni senden daha çok seven bir parçan yapıyor ve ‘hey, buraya bak’ diyor. Seni uyandırmak için uçlara da gidebilir.”
İnsanın kendisine ait bir parçasının onu hasta etmesi, hayatını riske sokması, zorlaştırması mümkün mü? Bu benim, “doğruluğuna yemin edebilirim ama ispatlayamam” diyeceğim yer.
İNCE DÜŞÜNME ÜŞÜTÜRSÜN
Maté’nin aktardığı bir örnekte meme kanseri tanısı alan bir kadın, kendinden çok kocasının ne hissedeceğini düşünüyor çünkü kocasının ilk eşi de meme kanserinden dolayı hayatını kaybetmiş. Ne iyi kadın değil mi? Ne hassas ve incelikli… “İnce düşünme üşütürsün” diye bir post görmüştüm sosyal medyada. İşte tam da bu… Pamuklara sarılması kendisi iken başkalarını pamuklara sarmaya çalışan o iyi kalpli kadın… O kadının içinde ona karşı büyük bir şefkat duyan parça da “Yeter artık bu içsel stres, bu kendini bastırmalar, artık kendi ihtiyaçlarını karşılama zamanı” diyor olabilir mi?
KENDİNİ BASTIRMAKLA OLGUNLUĞU KARIŞTIRMAK
Toksik negatiflikten kurtulalım derken toksik pozitifliğin ağına düşme riski yaşadığımız şu günlerde artık yeterince olgun ve bilge olduğumuzu ve korkmanın, endişe etmenin, öfkelenmenin bize yakışmayacağını zannediyoruz. İşte tam da tuzağa düştüğümüz yer. İyi insan ya da bilge insan olmak, hangisini seçersek seçelim kendimizi bastırmaya gönüllü oluyoruz. Bazen iyi olmaya da biliriz çünkü sağlıklı öfke diye bir şey var. Sınırlarımızı korumak, hakkımızı aramak için sesimiz yükseltmekle trafikte korna çaldı diye arkadaki sürücüyü dövmek arasında fark olduğunu aslında gayet iyi biliyoruz. Kendini yok saymak, herkesin sorumluluğu sırtlanmak, sağlıklı öfkeyi bastırmak ve kimseyi hayal kırıklığına uğratmamaya çalışmak… Güncel deyimle bunların hepsi “kırmızı bayrak”! Dikkat dikkat, kendinizden adım adım kopmaya başladınız ama ileride U dönüşü yapabileceğiniz gayet uygun bir kavşak var.
ÇARE ÖZGÜN BENLİĞE TEKRAR BAĞLANMAK
Hemen burada çok önemli bir hatırlatmak yapmakta fayda var. Biz kendimizi hasta eden suçlular değiliz. Bu bir suç değil, bu bir hayat deneyimi, bu bir nesiller boyu travma aktarımı meselesi ve hiçbirini bilerek yapmadık. Ama şu an bu satırları okuyorsanız artık biliyorsunuz ki iyi olmanın, iyileşmenin desteklenmesi için bizim yapabileceğimiz şeyler de var. Hastalık teşhisi almış birine ‘Bu senin seçimin, sen kendi kendini hasta ettin’ diyor musunuz? O zaman kendinize de demeyin” diyor Dr. Maté, “Çünkü bilinçli yapmadınız.”
Eğer rehberlik yaptığını iddia eden birileri size böyle zorlu bir anda, “Bunu sen seçtin” diyerek basite indirger ve kötü hissettirirse o kişilerle tekrar görüşmemenizi öneririm. Zaten moraliniz bozukken en azından o zamana kadar kontrolünüzde olmayan konuların sizin bilinçli seçiminiz gibi sunulmasını kabul etmeyin.
KÜÇÜCÜK ANLARDA KENDİMİZDEN VAZGEÇMEK
Gobor Maté, hepimize şöyle sordu: “Hiç içgüdülerinizi bastırıp sonra pişman oldunuz mu?” Parmak kaldıran emojiler havada uçuştu tabii. Hangimiz yapmadık ki? Dur dememiz gerekene dur diyemedik, uzak durmamız gerekene gelme diyemedik, gitmek istemediğimiz yere sürüklenerek gittik, içimizden bir ses hayır derken biz evet dedik ve sonra gelsin pişmanlıklar. Büyük büyük hikayeler olması da gerekmiyor. Maté’nin verdiği örnek şöyle. Kendisi Türkiye’ye geliyor, bir arkadaşını arayıp kahve içme teklifinde ulunuyor, arkadaşı müsait değil ama hayır diyemediği için gidiyor. Aslında büyük bir mesele gibi görünmüyor ama bunun bir ömür yapıldığını düşünsenize. Benimki de laf, düşünebilirsiniz tabii, zaten birçoğumuz böyle yaşıyoruz. Küçücük anlarda kendimizden vazgeçerek…
Özgün benliğimizden kopuşumuz için ne kendimizi ne ailelerimizi suçluyor Maté. Bu nesiller boyu bir zincir diyor ve soruyor:
Zinciri kırabilir miyiz?
Mümkünse herhangi bir bedensel ve zihinsel hastalık yaşamadan önce kendi otantik halimize tekrar bağlanabilir miyiz? Bunu yapamadıysak, hastalandıktan sonra kendimiz ve bizden sonra gelen nesiller için bu adımları atabilir miyiz?
Bu aşamada bir soru geliyor. Özgün benliğine dönüş yapma yolunda epeyce ilerlemiş bir kadın katılımcı, yalnızlaştığını anlatıyor. Ah ne kadar tanıdık! Benim gözyaşları yine hazırlanıyor akmaya. Katılımcı hanımefendi acaba doğru mu yoldayım diye düşünüyor haklı olarak, evet insan bazen bunu sorguluyor. Otantik benliğini bastırmaktan vazgeçer geçmez kimilerinin günah keçisi olan Yaprak bunu anlamaz mı?
Şöyle yanıt veriyor Gabor Maté:
“Herkesi eski haline alıştırdın ve şimdi otantik haline döndün, tabii ki bundan hoşlanmayacaklar. Bu yolda bazen acı da çekmelisin. Ama hangi acı? Kendini bastırmaktan doğan acı mı, yalnızlıktan doğan acı mı? Çocukken seçim şansın yoktu, hayatta kalmak için bastırdın kendini. Ama şimdi seçim şansın var ve sana söz veriyorum sen kendini kabul ettikçe seni sen olarak kabul eden insanlar gelecek, seninle rahat eden ve senin onlarla rahat ettiğin insanlar…”
Bazı katılımcıların sohbet kutusuna yazdıkları mesajlarda konsepti anlamakta güçlük çektiklerini gördüm ki bu çok anlaşılır. Maté’yi anlamak için kitaplarının en az bir tanesini telaş etmeden okumak gerektiğini düşünüyorum.
Dr. Maté seminerin devamında bağımlılıklar ve dikkat bozuklukları üzerine uzunca konuştu. Sigaradan alkole, uyuşturucudan alışverişe, kendine zarar vermekten dijital bağımlılığa kadar bağımlılığın biyolojik bir program olmadığını, biyopsikososyal bir mekanizma olduğunu anlattı ve “Bağımlılık kısa vadede bana ne veriyor?” sorusunun kıymetli olduğunu vurguladı. Sakinleştiriyor mu? Canlı mı hissettiriyor? Stresi mi azaltıyor? Ne zaman uyuşmak istiyorum? Bağımlılığın duygusal acı ile baş etme yöntemi olduğun söyleyen Maté, bir bağımlıya bağımlılığının nedenini değil acısının nedenini sormak gerektiğini vurguladı.
Seminerden buraya aktarmak istediğim birkaç cümleyi de aşağı ekledikten sonra size bir de formül aktaracağım.
“Travma farkındalığı biyolojik iyileşmeyi etkiler. Çünkü travma sadece zihinsel değildir bedende kayıtlıdır.”
“Doğru soru sorulursa kişi gerçeği kendi içinde bulur.”
“Bir zamanlar hayatta kaldınız, yine kalabilirsiniz!”
“Siz kendinize iyi baktığınız sürece çocuğunuz size bakmak zorunda kalmayacak.”
“Kendinizi bastırdığınızda hınçlanıyorsunuz. Kendinizi bastırmayıp hayır dediğinizde ise suçluluk duyabilirsiniz. Eğer birini seçmeniz gerekiyorsa suçluluğu seçin çünkü hınç sizi öldürür. Suçluluk aptal bir arkadaş gibidir, artık büyüdüğünüzü anlamadığı için gelmeye devam eder ve ‘Başkalarının dediklerini yap yoksa kötü olur’ der. Geldiğinde ona ‘Seninle artış işim yok’ deyin.”
Bir danışanın ülkedeki zor zamanlara dair sorusu üzerine:
“Yapabileceğin bir şey var mı? Ortamı değiştirebiliyor musun? Hayır ise durumu kabul edebilir misin? Yardım isteyebilir misin? Kendini dengelemek için hayatına dostum Mevlâna gibi meditasyon (meditasyon demiş olsa da tasavvuf pratiklerini kast ediyor) yapabilir misin? Kendi insanlığını kabul edebilir misin? İnsanım ve arada ben de kopabilirim diyebilir misin? Toplumsal dengelenme için bireysel olarak dengelenebilir misin?”
HAFTADA 1 KEZ YAP HAYATIN DEĞİŞSİN
Bu başlığı ben bulmadım, Dr. Maté aşağıdaki çalışma için aynen bunları söyledi. Otantik benliğimizle bağlantıyı tekrar kurmak için önerdiği 6 soruluk bu çalışmayı paylaşıyorum. İşte “haftada bir kez yanıtlayın, hayatınız değişsin” dediği sorular.
1.Hayatımın hangi alanlarında hayır demekte zorlanıyorum?
2. Hayır demenin bendeki sonuçları nedir? (Gücenme, kaygı, mide ağrısı vb.)
3. Hayır demekte zorlanmamın ardında yatan inanç kalıbı nedir? (Hayır dersem bencil olurum, kötü bir insan olurum, beni sevmezler gibi.)
4.Buna inanmaya ilk ne zaman başladım?
5. Buna inanmasaydım kim olurdum?
6. Hayır diyemediğim için nelere evet de diyemiyorum? (Başkalarına hayır diyemediğimiz için vazgeçtiğiniz fırsatlar, kullanmadığınız potansiyel, seçmediğiniz yollar, boşa giden enerjiler…)
Kendi adıma insanın, birçok zorlu deneyimin ardından özgün benliğine dönmeye başlamasına rağmen, kendinden vazgeçmeye her an geri dönebileceğini biliyorum. Bunu fark ettiğimde -ki asla eskisi gibi olmam diyordum-programın ne kadar güçlü olduğunu da iyice idrak etmiştim. Kendi odağınızı kimseye kaptırmadan, sağlıklı yöntem ve kişilerden destek alarak ve bazen iki ileri bir geri giderek otantik bir hayatı sağlıklı yaşamak mümkün ve çok insanca.
Ben de Hz. Mevlana ile bitireyim: “Yaraların, ışığın içeri girdiği yerdir.”
Siz de “yara” kelimesinin yerine şu an deneyimlemekte olduğunuz rahatsızlığı/bağımlılığı/zihinsel sorunu yazın. Yazın ki farkındalık açılmaya, ışık içeri sızmaya başlasın.
Sevgiyle kalın.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

