Bilim

Öz, bilinçli evren ve yaratıcı

İnsan deneyimi yaşamı kısıtlı bir algıyla deneyimlediğimiz sınırlı bir varoluştur. Burada renklerin, ışıkların, boyutların, zamanın ya da hakikat bilgisinin ancak ufak bir kısmına erişebiliriz. İçinde bulunduğumuz sistemin tamamını, birliği ya da birliğimizi göremeyiz. Yaşadığımız olayların ruhsal seviyedeki amacını, etkisini ya da kaynağını bilemeyiz. Resmin tamamına dair bilgimiz çok kısıtlıdır. Ve bu bütünü göremeyiş, bizim olanı da olduğu gibi kabul etmemizi zorlaştırır. Olan şeylerin farklı olabileceğine ya da olması gerektiğine inanmamıza yol açar. Hayatın kendine ait bir ritmi, bilinci ve zekâsı olduğunu görmemizi engeller. Akışla ve olanla sürekli savaş halinde kaldığımızdaysa ızdırap çekmemiz kaçınılmaz olur. Kurban rolüne girer, zorbalığa başvurur ya da çeşitli yollarla hayatın akışını kontrol çabasına gireriz. Direncimiz arttıkça güven, şükran ve huzur gibi hislerimiz de azalır. Yaşadığımız içsel çatışma, dışardaki ayrışmamızı besler. Ve direncimizin arttığı ölçüde yaşam, bizi kabul etmemiz ya da gitmemiz gereken asıl yöne sokmak için daha güçlü tesirler yollar. Çünkü olana ve olması gerekene direnmek yersizdir. Olmuş olan şeylerin aslında olmayabileceğini ya da onların farklı gerçekleşmiş olabileceğini düşünmek de. Çünkü olan her şey doğrudur. Olması gerektiği için, olma potansiyeli en yüksek olan olasılıkta gerçekleşir. Bizim, gözlem ve iradenin kol kola ilerlediği bu gerçeklikte yapabileceğimiz en etkili şeyse, yaşamı izleyen ve şekillendiren bilincimizi tanımak ve her şeyin ardındaki asli hakikati fark etmektir.  

“Bütünün bir parçası olarak var oldun. Seni var edenin içinde yok olacaksın, ya da dönüşecek, iade edileceksin o yaratıcı ilkeye.” 

Marcus Aurelius

Yazı dizisinin önceki yazılarında bahsedildiği gibi ego tüm karar vericinin kendisi olduğuna inanır. Fakat gerçekliğimizin asıl belirleyicileri; egonun gizli yöneticisi olan bilinçdışımız, üst benliğimiz ve bizden ayrı gibi görünen dış dünyadır. Tüm şartları bir araya getiren bu farklı değişkenlerin uyumu, realitemizi meydana getirir. Sonsuz olasılıklar arasından hangisini “gerçeklik” olarak deneyimleyeceğimizi belirler. Olasılıklar sonsuzdur, çünkü kuantum mekaniğine göre biz gözlemleyene dek her şey bir olasılık dalgası içinde yüzmektedir. Bizim algımız ve odağımız, o dalganın içinden bir damla seçmeye benzer. Damla, gördüğümüz maddesel gerçekliktir. Damlanın içinde bulunduğu dalga, olası tüm potansiyellerdir. Evren ise tüm dalgaların yer aldığı okyanusun tamamıdır.

Damla ve dalga metaforunun işaret ettiği şeylerden birisi şudur: Görünen gerçeklik, bütün gerçekliğin bir alt kümesidir. İç içe geçmiş olasılıklar arasından gözümüze yansıyan parçacıklardır. Ve bizim fizik kuralları ya da canlılık gibi hayatı tanımlayan kavramlarımız da yalnızca lokal ve buraya özgü; bütünün küçük bir parçasıdır. Dolayısıyla algılanabilen fiziksel gerçekliğin dışında bir de bilinmeyen, keşfedilmekte olan ve hiçbir zaman keşfedilmeyecek olan görünmeyen gerçeklik vardır. Bu; henüz gitmediğimiz uzak mesafeler ile paralel olasılıklar ve henüz ölçemediğimiz metafizik fenomenlerin de yer aldığı alandır. Bunlar bazı teorilerde; dünya ve evren üzerindeki tek bilinçli varlığın biz olmadığını, bilincin varlıklarla da sınırlı kalmayıp bütün evreni kapsadığını iddia eder. Bu, tıpkı şuna benzer: Biz, bir bedenin içindeki organlar gibiyiz. Birbirimizle direkt ve dolaylı yollarla iletişim kurabiliyoruz.

“Modern fiziğin şimdi açıkladığını kadim bilgiler biliyordu: Fiziksel evrenimiz gerçekte maddeden oluşmuyor. Onun temel yapı taşı enerji dediğimiz bir güç ya da öz.” 

Alan Watts

Çevremizden etkileniyor, aynı zamanda onu etkiliyoruz ve bedenin işleyişine katkı sağlıyoruz. Ne var ki, bizi meydana getiren ve kapsayan bu bedene dair bilgimiz oldukça kısıtlı. Onun varlığından bile tam olarak emin değiliz; çünkü onu bir boşluk olarak algılıyoruz. Bilincin yalnızca biz ve bizim gibilere has olduğunu zannediyoruz. Fakat etrafımızdaki milyarlarca canlı hücrenin, bizi kapsayan fascia gibi ağların ya da bu bedeni yöneten daha yüksek bir bilincin farkında değiliz. İşte, bir görüşe göre bu bilinçli evren, her yerde bulunan ve her şeyin oluşunu sağlayan bu kaynak enerji, bir başka deyişle ilk töz, Yaratıcı’nın ya da Tanrı’nın da ta kendisi.  

Perdenin Ardı

Kutsal Hindu metinleri Vedalara göre yaşadığımız bu fiziksel dünya, Maya adı verilen bir yanılsamadır. Buna göre var olan her şey, tek şey bir özdür. Ve görünen her şey de onun dönüşüm biçimleridir. Bu öz, Brahman, ise yaradılışın farklı biçimlerinde görünebilmek için mayanın ardına saklanır. Ne var ki, aslında evrende onun olmadığı tek bir zerre, onunla bağlantısız tek bir nokta bile yoktur. Modern bilim anlayışımız, çoğunlukla yaradılışın dokusu olan Maya’nın doğasını ve yasalarını anlamaya yöneliktir. Bunları açıklar, ölçümler ve bir formüle bağlamaya çalışır. Ne var ki, bunların ötesini algılamak için yetersizdir. Çünkü mayanın ötesi; doğumla ve ölümle, unutmakla ve hatırlamakla, mükellef olduğumuz bir bilgidir. Henüz yalnızca belirli metodlarda hissedebildiğimiz veyahut sezgi ve sağduyumuzu kullanarak yakınlaşabileceğimiz bir hakikattir. Ve bilinçli evren fikri yalnızca günümüzde değil, milattan önceye dayanan antik düşünsel tarihimizden beri bizimle yaşayan bir bilgidir. Tasavvuf bilginleri, Zen keşişleri, Stoacılar, Antik Yunan filozofları, Batı aydınları, Hint rahipleri, Einstein gibi fizikçiler ile günümüz modern fiziğinin konsensüse varmış olduğu bir deneyimdir;   

  • Arkhe: Yunancada “başlangıç,” “ilk,” “ilk neden”; Antik Yunan felsefesinde “ana madde”, “köken” veya “yönetici ilke” anlamına gelen kavram. Kimi filozoflara göre Arkhe, evrenin ve varoluşun kaynağıdır. Anaksimandros, Arkhe’yi “apeiron” yani sonsuz, değişmez, belirsiz ve sınırsız olan bir kaynak olarak kabul eder. Parmenides ise Arkhe’yi “Bir” (Varlık) olarak görür. Değişimin bir yanılsama olduğunu, gerçekliğin tek ve değişmez olduğunu iddia eder. Antik Yunan filozofu Heraklitos ise bu birliğe Logos adını verir. Ve onun evren anlayışına göre Logos, evrenin temel düzenini ve işleyişini sağlayan akıldır. Evrendeki her şey onun tarafından yönetilir. Logo; her an var olan akışın, dönüşümün ve zıtlıkların ardındaki birleştirici prensiptir. Tüm çeşitliliğinin temelinde bulunan birliktir. Ve yaşam ve ölüm gibi ikilikler de Logos’un belirlediği bir düzen dahilinde, bir dönüşümden ibarettir. Heraklitos bunu; “Bütün ile bütün olmayan, birlik olanla ikilik olan, anlaşma ve anlaşmazlık, bütün şeylerden bir şey ve bir şeyden bütün şeyler Logos’ta birleşir” diyerek açıklar.
  • Stoacılara göre evren rastgele oluşmuş bir yapı değil; aksine, düzenli, rasyonel ve akıllı bir bütündür. Onlar için Tanrı, doğa ve akıl aynı gerçeğin farklı isimleridir. Evrende bulunan her şey bu akılla yönetilir. Dolayısıyla, Tanrı evrenin kendisidir ve evrenin içinde akıl olarak vardır. İnsanlar da doğanın bir parçası oldukları için, onlarda da bu Tanrısal aklın bir kıvılcımı bulunur. Bu yüzden insanın erdemli ve akla uygun yaşaması, doğaya ve Tanrı’ya uygun yaşaması demektir. Stoacı felsefenin öncülerinden Seneca, bunu şöyle açıklar: “Doğaya uygun yaşamak, Tanrı ile aynı aklı paylaşmak, onun yasalarına göre hareket etmektir. Erdem, bu akla sadık kalmaktan doğar.”
  • Zen’de Advaita Vedanta olarak geçen felsefe de aynı tekilliği anlatır. Bu, var olan her şeyin birliğini görmektir. Ve Advaita da Hinduizm gibi insan deneyiminin algısal olarak yanıltıcı olduğunu söyler. Buna göre insan algısı; ayrılık ve ikililik illüzyonunda bir yanılama içindedir. Görünümlerle yaşadığı için kadın-erkek, budist-ateist, iyi-kötü gibi formları kullanır. Fakat hakikatte hepsi aynı yaşamdır. Hepsi aynı ruhtur. Ayrı ruhlar ya da ayrı bir varoluş yoktur. Şekil veya biçim yoktur. Yapan yoktur, seçen yoktur; yalnızca olan vardır. Bizimse yaşamda öznel, nesnel yargılara düşmeden yaşama yani bu ruha, şahitlik etmemiz gerekir. Zengetsu bunu şöyle açıklar: “Dünyada yaşamak, fakat dünyanın tozuna toprağına yapışmamak.”
  • Tasavvuftaki Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği) fikrine göre evrendeki tüm çokluk (kesret), aslında Hakikat’in (Allah’ın) bir yansımasıdır. “Vücûd” (varlık) kavramı, yalnızca Allah’a ait olup, diğer her şey “mâsivâ” (O’nun dışındakiler) olarak geçici ve gölge varlıklardır. Nasıl ki aynadaki görüntüler “gerçek” değilse, maddi dünya da hakiki varlık değil, ilahî tecellinin bir görüntüsüdür. Biz onların kaynağını, tözünü bilemeyiz; yalnızca yansımalarını görebiliriz. Bizim bir şeyi algılamamız da ancak onun form almasıyla mümkün olur. Gerçeğin bu yansıyan suretleri her an değişim halindedir ve onların değişmeden önceki halinde bütün varoluşsal potansiyel bulunur (ayn-ı sabite). İbn-i Arabi’ye göre Allah, yaratılmışlardan tamamen aşkın (transandant) ve aynı zamanda her şeyin özünde tecelli etmesiyle de içkindir. Her şeyin mutlak bir sebebi vardır ve bu sebeplerin tek sebebi de bu özdür.
  • Spinoza da birbirinden ayrı görünen her şeyin aslında basitçe tek bir tözün dışavurumları olduğunu söyler. Ona göre bu öz, ilk dokunuş, Antik Yunan’ın Arkhe’sidir. Spinoza bu töze, biraz da döneminin kültürel dayatmasıyla, “Tanrı” adını vermiştir; fakat ona göre bu doğadır. Spinoza’nın inancına göre töz, kendi kendisinin nedenidir ve sonsuzdur. Evrendeki çokluk, tek bir mutlak gerçekliğin tezahürleridir. Bu görüngüler yani dağlar, insanlar, fikirler vs. yalnızca bu tözün geçici biçimleridir. Spinoza’ya göre sahip olduğuna inandığımız özgür irade de yalnızca bir yanılsamadır. Bizler için gerçek özgürlük, doğanın/tözün yasalarını anlayıp ona sevgiyle bağlanmaktır.
  • Ünlü düşünsel deneyi ‘Schrödinger’in Kedisi’ ile kuantum fiziğinde çığır açan fizikçi Erwin Schrödinger de bu fikrin savunucularındandır. Ona göre, bilinç deneyimi çoğul değil, tekildir. Yani evrendeki toplam bilinç sayısı birdir. Ve bu bilinç tüm canlılarda tezahür eder. Bilim ve mistisizmi sentezleyen ünlü fizikçiye göre, Hinduzimin kutsal kitapları olan Upanişadlar ile kuantum teorisi aynı hakikati farklı dillerle anlatır. O bunu şöyle açıklar: “Vedanta’yı okuduktan sonra kuantum fiziğinin neden ‘tuhaf’ göründüğünü anladım: Çünkü gerçeklik, Batı’nın alıştığı gibi değil, Doğu’nun binlerce yıldır bildiği gibi.”.
  • Schrödinger’in çağdaşı Einstein da benzer fikirlere sahiptir ve “Spinoza’nın Tanrı’sına inanıyorum; evrenin uyumunda kendini gösteren bir Tanrı.” der. Araştırmalarında vardığı sonuçlar ve ürettiği teoriler de bu düşüncesini destekler. Örneğin, Birleşik Alan Teorisi, evrende var olan farklı fiziksel kuvvetlerin aslında tek bir “temel kuvvetin” farklı görünümleri olduğunu söyler. Buna göre evreni yöneten farklı kuvvetler (elektrik, manyetizma, kütleçekimi vs.) aslında ayrı şeyler değildir. Hepsi, tek bir büyük kuvvetin parçalarıdır. Ve evrendeki bilgi her zaman korunur. Var olan hiçbir şey “tam anlamıyla” kaybolmaz ve her şey, her zaman, başka bir biçimde devam eder. Yani, yok oluş yalnızca bir illüzyondur. Ölüm bile aslında sadece bir dönüşümdür.  

Einstein’ın teorisi bize şunu düşündürür: Evrendeki hiçbir bilgi kaybolmuyorsa, o halde bilgi her an korunuyor ve kaydediliyordur. Ve biz göremesek bile geçmişin bilgisi de aslında hâlâ mevcuttur. O halde biz evrendeki tüm bilgiye ulaşabilseydik, geçmişi ve geleceği de bilebilirdik. Peki gelecek bilinebiliyorsa, o halde özgür irade bir yanılsama mıdır? Biz sadece, zaten akıp giden bir sistemin içinde, “seçiyormuş” gibi mi zannediyoruz? Peki ya, ortada korunan bir bilgi varsa bu bilgi kimin içindir? Onu algılayan, okuyan ya da deneyimleyen ne ya da kimdir? Evren, bilgiyle doluysa ve bilinç, bilgiye odaklanmış farkındalıksa, bu, evrenin bilinçli bir tarafı ya da kaynağı olduğu anlamına mı gelir? Belki de öyledir. Ve belki de evren, bu bilgiyi işleyebilmek için kendini “biz” şeklinde deneyimliyordur.

“Biz, evrenin kendini bilme yolunda bir aracıyız.”

Carl Sagan

Eğer yazıda bahsi geçen temel düşünce ve teoriler doğruysa ve yaşadığımız evren kaynağı itibariyle bilinçliyse, bu, bildiğimiz anlamda Tanrı’nın da tasviri olabilir. Her an her yerde olan, her şeyi bilen, her düşünceyi gören, yoktan var eden ve vardan yok eden… Ve bu Arkhe, Logos, Tanrı, Allah, Brahman, Vücud, ya da Öz; hem her şeyin özünde oluşuyla içkin hem de her şeyden üstün oluşuyla aşkın bir bilinçtir. Ondan ayrı hiçbir varlık ya da varoluş yoktur. O, her şeyin çekirdeğinde, boşlukta dahi bulunan yaratıcı ve dönüştürücü bilinçli enerjidir. Her şeyi birbirine bağlayan ana prensiptir.

Peki, bizi atomun en küçük boyutunda dahi her an birbirimize bağlayan bu bilinç, nasıl olup da bizi ayıracak en güçlü araca dönüşmüştür? Kutsallığı yaşamın her anından ve özellikle de özümüzden alıp belli zümrelerin eline vermiş, sevgiden uzak amaçların aracı haline gelmiştir? Bizi ayırmış, değersizleştirmiş, suçlu hükmü giydirmiş ve irademize hükmetmiştir? Ve savaşların bir numaralı sebebi, kan dökmeninse en kabul edilebilir gerekçesi olmuştur?

Belki de aşmamız gereken en önemli ayrılık, ilk düalite budur.

Yazı Dizisinin Sonu

Düalitik düşünce; bizim doğadan ayrı olduğumuzu, onunla savaştığımızı ve yendiğimiz müddetçe uygarlaştığımızı söyler. Tanrıyla ayrı olduğumuzu, onun bizi tehdit eden bir göz gibi göklerden izlediğini ve cezalandıracağını söyler. Kadının erkekten, ırkların birbirinden, maddenin manadan ve dünyanın evrenin geri kalanından ayrı olduğunu söyler. Bu bakış açısı, içsel ve dışsal çatışma yarattığı gibi bireysel ve kolektif bilincimizin yükselişini de engeller. Yükseliş, ölmeden bir sonraki yaşama geçmektir. Ve bu ancak ayrılığı pekiştiren düalitik bakış açımızın son bulmasıyla mümkün olabilir. Bu uzun yazı dizisinin amacı da önce benliğimizdeki, sonra aramızdaki ve en son da evrenin tamamındaki birliği fark ederek bu ayrılık illüzyonundan çıkmamızdır.

Bireysel olarak düaliteyi aşmak; üst benliğimiz ve gölge yanlarımızın da benliğimizin parçaları olduğunu hatırlamaktır. Çünkü yazı dizisinde de anlatıldığı gibi, biz çoğunlukla gölge yanlarımızdan kaçınır, onları halı altına süpürürüz. Bu duygu, düşünce ve davranışlar yok gibi davranmaya çalıştıkça bizde gerilim ve içsel bir çatışma yaratır. Aynı zamanda, alanımıza evrensel bilgeliği getiren iç sesimizi ya da üst benliğimizi de duyamayız. Yaşamda yönsüz, içsel bilişten uzak hisseder; duygularımız ve koşullanmış olduklarımızla otomatik tepkiler veririz. Çoğunluğumuz için yaşamda farkında olduğumuz tek şey egomuzdur. Egomuzunsa bilinçli farkındalığımıza yansıyan tek yönü, genelde yalnızca kabul etmek istediklerimizdir. Görmek istemediğimiz kıskançlık, korku, öfke, yetersizlik gibi gölge yanlarımız çoğu zaman bastırılır. Benliğimizin böyle parçalara ayrılmış olması bizim içsel düalitemizdir. Çünkü, aslında bilincimiz, evrensel bilincin bir yansıması olarak bu yönlerin tamamını içerir. Bütünlüğümüzü kabul etmek; gölgemizle, karanlığımızla, aydınlığımızla ve içsel bilgeliğimizle tanışıp, anlattıklarını duyabilmek bu ayrılığı aştığımızı gösterir. Bu Jung’un bireyselleşme adını verdiği, kişiliğimizin bütünleşerek olgunlaşmasıdır. Kendimizle, diğerleriyle ve yaşamla kalıcı barış ve huzuru sağlamamızın en etkili yoludur. İçsel düalitemizi aştığımızda yaşamda yönümüzü daha rahat bulur, daha derin ve bilge olan sezgisel zihni duyabilir, deneyimlerimize birçok farklı pencereden bakabilir ve özümüzde her an bulunan evrensel bilgelikle iletişim kurabiliriz. Bu, yaşamın kendisiyle de iletişim kurabilmemizin bir başka yoludur.

Toplumsal boyutta düalite; bizim din, dil, ırk, cinsiyet gibi tanımlamaları kullanarak kendimizi üstün, aşağı, haklı, haksız gibi kalıplara sokmamıza yol açar. Dünyamızın genelindeki mevcut algı olan, “Biz ve bizden olmayanlar” bakış açısı siyah-beyazdır. Ve bu ortamda kimliklerimiz ve savunduklarımız bizi ayıracak birer koz halini alır. Ayrıştırmayı ve üstünlüğü pekiştirdiği ölçüde işlev kazanır. Kontrol, irade, yapay tartışmalar, anlamsız işler ve önemsiz gündemlerle oyalanan zihinlerimiz bulanıklaşır. Bu; bizi algısal olarak zayıflatır, düşük bilinçte kalmamıza yol açar ve insanlık olarak ilerlememizi engeller. Yüzeyde sosyal adalet konularına duyarlı görünen ama gerçekte hiçbir köklü çözüm sunmayan kişi ve kurumlar üretir. Bunlar; toplumların temel ihtiyaçlarına, açlık, güvenlik, barış, adalet ve eşitlik gibi sorunlarının çözümüne katkı sunmayan; bireylerin ya da kurumların imajına katkı sağlayan yöntemlere önem verir. Kimlik politikalarına aşırı vurgu yaparak taraf tutmamız beklenir. Önümüzde oynanan satranç turnuvasına seyirci kaldığımız bu gerçeklikte; dünyanın büyük çoğunluğunun yaşadığı ciddi meselelere gösterecek ilgi, zaman, enerji ya da kaynağımız olmaz. Ancak toplumsal ayrılıklarımızın sona ermesi; ülke sınırlarımızın, kimliklerimizin; din, dil, ırkımızın bizi ayırmaması bunları talep etmemizi mümkün kılar. Sosyal dinamiklerde düaliteden kurtulmamız ve birleşmemiz, bizi değil kendi çıkarını düşünen sistemleri sorgular, zayıflatır ve uyum sağlamadığı ölçüde yok eder.

“İnsanlığın hepsini bir vücut ve bir ulusu da bunun bir organı saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün organlar etkilenir.”

Mustafa Kemal Atatürk

Ruhsal ya da evrensel boyutta düalite bizi, dinsel dogmaların da etkisiyle, Yaratıcı’dan, evrenin özünden, ayrı tutar. Hayatı rastgele akan, şans ve zorlamayla kazanılacak bir yarış olarak görmemize yol açar. Yöntemimiz yaşamın akışına uyum sağlamak değil, ona karşı direnmek, akışı değiştirmeye çalışmak olur. Hayatı duymayız, çünkü onu dinleyebileceğimizi bilmeyiz. Her şeyi zihne indirgeme eğiliminde oluruz. Cevapları el yordamıyla bulmaya çalıştığımız için de çoğu zaman tökezler, aradığımız yanıtlara ya da anlama ulaşamayız. Bu yönümüzü kaybetmiş olduğumuzu düşündürür; yalnız ve terk edilmiş hissettirir. Hayata güvenmemizi engeller. Geniş plana ve kalıcı olana değil; geçici olanlara tutunmamıza yol açar. Yaşamın, bizimkini de kapsayan geniş bir bilinç olduğunu fark etmek, dini inançlardan bağımsız olarak, Yaratıcı Kaynak Enerji’yi duymamıza alan açar. Yaşamla iletişim halinde, güvende ve ilahi tekamülde ilerlediğimizi bilmek, bize güven verir. Olanın ardındaki bilgeliği, gerekliliği, birliği ve bütünlüğü görmemizi mümkün kılar. İnsanın, yaratılışındaki ilahi ruhu ve kutsal metinlerindeki birleştirici prensiplerini görmesini sağlar.

“Birleşimi sağlayan ikiliğim, sonsuzluğa doğru akan zamanım, her yerde hazır olan Yaradanım.”

Bhagavad Gita

               Düalite eksenindeki bilinç seviyemiz; bireysel durumumuzdan kolektif halimize, sevgiyi deneyimleme kapasitemizden evrensel ve küresel birliğimize kadar mikro ve makro ölçekte deneyimlerimizi belirler. Dünya çapında, geniş kapsamlı kanallık çalışmalarıyla alınan bilgilere göre, yükseleceğimiz bir sonraki yaşamımız, 5. boyut halidir. Bu; sevgi, bilgelik, barış, paylaşım ve kalıcı içsel huzur gibi haller ile dışsal olarak daha adil, barışçıl ve yaşamsal, sağlık, ekonomi gibi kaygıların olmadığı bir dünya deneyimidir. Fakat mevcut durumdan yükselişimiz, ancak geçtiğimiz yüzyıldan beri, bu denli içine gömüldüğümüz kutuplulukların, ayrışmanın sona ermesiyle mümkün. Ve tam da bu yüzden şimdi zıtlıklar, ayrılıklar, çatışmalar, kutuplar ile düaliteyi deneyimlememiz gerekiyor. Çünkü; ancak tez ve antitez sayesinde senteze ulaşabiliriz. Ve düalitenin, 2 zıt kutbun, varlığının amacı da budur. Dolayısıyla, bu yüzden, şimdi ayrışmayı deneyimliyoruz fakat, bu sayede de birleşmeyi deneyimleyeceğiz.

Yazı Dizisinde Yararlanılan Kaynaklar:

  • “Zihinden Uzaklaşmak” – Alan Watts
  • “İlahi Nizam ve Kâinat” – Bedri Ruhselman
  • “Bir Yogi’nin Otobiyografisi” – Paramahansa Yogananda
  • “Yaratıcı İmgeleme” – Shakti Gawain
  • “DNA’nın 12 Tabakası” – Kryon, Lee Carroll
  • https://www.ruhsalyasam.com/evrenin-en-buyuk-gucu-logos/


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

ozge-ureyen
Lisans ve yüksek lisans eğitimlerini psikoloji alanında, kurumsal kariyerini danışmanlık ve Getir şirketlerinde tamamladı. Psikolog ve yazar kimliklerini ruhsallıkla birleştirerek yazılarını kaleme alıyor.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.